23 Nisan 2026 Perşembe

Elinde keman, tarlasında pulluk: '23 Nisan’da iktidar gökyüzünden yeryüzüne indi' / Ata Uysal Özen

Elinde keman, tarlasında pulluk: '23 Nisan’da iktidar gökyüzünden yeryüzüne indi' / Ata Uysal Özen

Prof. Dr. Mehmet Toplu, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın sadece bir kutlama günü değil, Cumhuriyet’in kuruluş kodlarını oluşturan bir manifesto olduğunu belirterek, eğitimde aydınlanma projesi olan Köy Enstitüleri’nin önemine dikkat çekti.


23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı dolayısıyla değerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. Mehmet Toplu, Türkiye’nin modernleşme sürecindeki en stratejik dönüm noktalarından birinin bu tarih olduğunu vurguladı.

ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK VAROLUŞ KÖPRÜSÜDÜR’

Tarihin sadece bir meclisin açılışı olarak okunmaması gerektiğini belirten Toplu, 23 Nisan’ın toplumsal bir uyanış olduğunu ifade etti:

23 Nisan 1920 tarihi, sadece bir meclisin açılış günü değil; bir milletin 'kul' olmaktan çıkıp 'birey' ve 'vatanın asıl sahibi' olma yolundaki en radikal başkaldırısıdır. Bu tarih, geçmişin küllerinden doğan yeni bir iradenin, en saf haliyle çocuklarda vücut bulmasının hikayesidir. Bugün 23 Nisan dendiğinde zihnimizde canlanan neşeli çocuk portreleri, aslında çok daha stratejik ve sarsılmaz bir temel üzerine inşa edilmiştir. Bayramın adındaki o iki devasa sütun —Ulusal Egemenlik ve Çocuk— birbirini tamamlayan, biri olmadan diğerinin anlamını yitirdiği bir varoluş köprüsüdür.”


BU KAVGA HEPİMİZİN KAVGASIDIR’ RUHU

Kurtuluş Savaşı’nın sadece askeri bir başarı değil, meclis çatısı altında birleşmiş bir toplumsal irade olduğunu anımsatan Toplu, şu değerlendirmeyi yaptı:

Milli Mücadele'nin ilk günlerinde, Mustafa Kemal Atatürk’ün önündeki en büyük engel sadece işgal orduları değildi; aynı zamanda yılgınlığa düşmüş bir toplumun yeniden ayağa kaldırılmasıydı. Kurtuluş Savaşı’nın bir parlamento çatısı altında başlatılması, birkaç kahraman subayın başarısının çok ötesine geçme arzusunun sonucuydu. İlk Meclis; din adamından aşiret reisine, öğretmenden tüccara kadar toplumun her hücresini bünyesinde barındırıyordu. Bu çeşitlilik, 'Bu kavga hepimizin kavgasıdır' demenin en somut yoluydu.”

23 NİSAN BİR REJİM DEĞİŞİKLİĞİNDEN ÇOK DAHA FAZLASIDIR’

23 Nisan’ın rejim değişikliğinden öte, iktidar gücünün millete devri anlamına geldiğini belirten Prof. Dr. Toplu, şunları kaydetti:

23 Nisan, bir rejim değişikliğinden çok daha fazlasıdır; iktidarın kaynağının gökyüzünden yeryüzüne, bir aileden millete inmesidir. Yüzyıllar boyunca bir hanedanın dudağı arasında olan 'karar verme yetkisi', o gün itibarıyla Anadolu’nun bağrından çıkan temsilcilerin eline geçmiştir. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra iradenin bir zümreye veya sınıfa bırakılmamasının nedeni, bu büyük mücadelenin bedelini bizzat halkın ödemiş olmasıdır. Bu öyle bir kararlılıktır ki, modern Türkiye’nin inşasında artık 'kişisel hırslar' değil, 'toplumsal rıza' esas alınmıştır.”


ÇOCUK BAYRAMI BİR TERCİH DEĞİL, VİZYONDUR’

Çocuklara armağan edilen bayramın geleceğe dair stratejik bir bakış açısı taşıdığını dile getiren Toplu, şu ifadeleri kullandı:

Neden çocuk? Bayramın çocuklara armağan edilmesi, romantik bir jestin çok ötesinde, derin bir sosyolojik ve fütüristik bakış açısıdır. Atatürk ve arkadaşları biliyorlardı ki; kurulan bu yeni düzenin, laik ve modern cumhuriyetin bekası, ancak onu yeni bir zihinle kucaklayacak nesillerle mümkündür. Çocuk, geleceğin temsilcisidir. Egemenliğin bir bayram olarak çocuklara sunulması, 'Biz bu ülkeyi bir aileden aldık, tüm çocuklara (yani tüm millete) miras bıraktık' demektir. Bu bayramı anlamak, Cumhuriyet’in kuruluş kodlarını çözmek ve o mirasa her zamankinden daha güçlü sahip çıkmak demektir.”

KÖY ENSTİTÜLERİ PEDAGOJİK BİR DEVRİMDİ’

Cumhuriyet dönemindeki eğitim müfredatına ve aydınlanma sürecine de değinen Prof. Dr. Mehmet Toplu, 1940 yılında hayata geçen Köy Enstitüleri modelini, Türkiye’nin en özgün başarısı olarak tanımladı. Toplu, bu modelin "kul"dan "yurttaş" çıkarma noktasındaki başarısını şu sözlerle aktardı:

Bu karanlık döngü içinde, 1940 yılında hayata geçen Köy Enstitüleri, Türkiye’nin kendi öz kaynaklarıyla yarattığı ve 'kul'dan 'yurttaş' çıkarmayı başaran yegâne aydınlanma projesiydi. O dönemde nüfusun yüzde 80’inin köylerde yaşadığı, yüzyıllardır dışlanmış Türk köylüsünün makus talihini değiştiren bu model, pedagoji tarihinde bir devrimdi.”


İŞ İÇİNDE EĞİTİM’ FELSEFESİ

İsmail Hakkı Tonguç ve Hasan Âli Yücel’in vizyonuna dikkat çeken Prof. Dr. Toplu, enstitülerin klasik eğitim anlayışını nasıl yerle bir ettiğini vurguladı:

Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’un ‘iş içinde eğitim’ prensibi üzerine inşa ettiği bu model, geleneksel ve ezber odaklı eğitim anlayışını kökten değiştirmiştir. Enstitülerde öğrenme süreci sınıfın dört duvarı arasına hapsedilmemiş; yaşamın tüm alanlarına yayılmıştır. Güne evrensel edebiyatın seçkin eserleri üzerine entelektüel tartışmalarla başlayan öğrenciler, günün geri kalanında modern tarım pratiklerini tarlada pulluklarıyla deneyimliyor, akşamları ise kemanıyla ya da mandoliniyle özgür bir birey olma yolunda ilerliyorlardı. Bu sistem; sadece öğretmen yetiştirmekle kalmıyor, aynı zamanda inşaat, demir işçiliği, tekstil ve tarım gibi alanlarda yetkin, üretken bireyler ortaya çıkarıyordu. Sonuç itibarıyla bu eğitim modeli, köylüye sadece okuryazarlık kazandırmakla yetinmiyor; ona fikri hürriyet ve emeğini verimli bir şekilde değerlendirebileceği mesleki yetkinlikler sunuyordu.”

* * * * * * * * * * * * *

Kaynak: https://www.aydinlik.com.tr/haber/elinde-keman-tarlasinda-pulluk-23-nisanda-iktidar-gokyuzunden-yeryuzune-indi-574551

* * * * * * * * * * * * *


Cin Ali Vakfı’na İsmail Hakkı Tonguç Ödülü / GÖZEN ESMER

 Cin Ali Vakfı’na İsmail Hakkı Tonguç Ödülü ‘Köy Enstitüsü ruhunu yaşatalım’/ GÖZEN ESMER

Günümüzde Cumhuriyet değerlerini yaşatan Cin Ali Vakfı, İsmail Hakkı Tonguç Ödülü’nü kazandı. Vakıf Başkanı Nevin Apaydın, ‘Cin Ali’nin arkasındaki hikâye sadece bizim ailemizin değil aynı zamanda Türkiye’nin, Cumhuriyet’in, Türk Eğitim Tarihi’nin, Köy Enstitüleri’nin de tarihi’ dedi.

GÖZEN ESMER

Cin Ali serisinin yaratıcısı Rasim Kaygusuz’un mirasını yaşatmak, Cumhuriyet’in eğitim tarihine ışık tutmak amacıyla 2016 yılında Kurulan Cin Ali Vakfı, bugüne kadar pek çok etkinlikle dikkat çekti. Vakıf, en son İsmail Hakkı Tonguç Ödülü’ne layık görüldü. Ankara’nın köklü eğitim kurumları üzerine seminerler düzenleyen Vakıf, daha sonra bu seminerler dizisini kitap haline getirdi. Kitap Cumhuriyet’in ve Ankara’nın başkent oluşunun 100. Yılı’na bir armağan olarak yayımlandı.

Yeni Toplum Yeni Çocuk” konulu sergiler düzenleyen Vakıf, bir dönemin çocuk kahramanı Cin Ali’nin peşinde Cumhuriyet değerlerini yaşatıyor. Cin Ali Vakfı Başkanı Nevin Apaydın’la hem yaptıkları çalışmaları hem de Kahramanmaraş ve Siverek’teki okul saldırılarının arka planını konuştuk.

CİN ALİ ASLINDA CUMHURİYET’İN TARİHİ’

- Cin Ali Vakfı, İsmail Hakkı Tonguç Ödülü’ne layık görüldü. Bu ödülün sizler için anlamı nedir? Ne hissediyorsunuz?

İsmail Hakkı Tonguç Eğitim Uygulamaları Ödülü’nü almak çok gurur verici tabii ki. En saygın kurumlardan biri tarafından çalışmalarımızın değerli bulunması; yaptıklarımızın yıl boyunca izlenmiş olması bundan sonraki çalışmalarımız için de sorumluluğumuzu artırıyor.

- Köy Enstitüleri’nin kuruluş yıl dönümünü arkamızda bıraktık. Cin Ali Vakfı’nın da Köy Enstitüleri hakkında epey bir çalışması var. Bu çalışmalarla neyi hedeflediniz?

Köy Enstitüleri’nin Türk Eğitim Tarihi içindeki yeri ve önemi her geçen gün daha da iyi anlaşılır oldu. Zamanının ötesinde bir eğitim anlayışıyla kurulan bu yapıyı her incelememizde yeni bir yönünü keşfediyoruz. Tükenmeyen bir kaynak bizim için. Bunun dışında duygusal bir bağlılığımız da var. Annem ve babam, Remziye ve Rasim Kaygusuz, Köy Enstitüleri olmasaydı okuma olanağı bulamayacaklar, öğretmen olamayacaklardı. Her ikisi de çok çalışkan, çok becerikli ve vatanına, milletine, Atatürk’e ve Cumhuriyet’e çok bağlı insanlardı. Bu özellikler kendi kişiliklerinden olduğu kadar Köy Enstitüsü’ndeki eğitimin öğrencilerine verdiği eğitimin sonucu aynı zamanda.

Vakıf kurulurken Cin Ali kimdir, neden yazılmıştır, kim yazmıştır sorularıyla çok karşılaştık. Bu soruların yanıtını vermek üzere de Cin Ali Müzesi’ni kurmaya karar verdik. Cin Ali’nin arkasındaki hikâye sadece bizim ailemizin değil aynı zamanda Türkiye’nin, Cumhuriyet’in, Türk Eğitim Tarihi’nin, Köy Enstitüleri’nin de tarihi. Müzeyi hazırlarken yaptığımız çalışmalar boyunca hem çok şey öğrendik hem de pek çok araştırmacı, akademisyenle tanıştık. Vakfın zamanla bilginin toplandığı, işlendiği ve yayınlandığı güvenilir bir kuruma, bir akademiye dönüşmesini hedefledik. Cin Ali Eğitim Araştırmaları ve Çocuk Kütüphanesi’ni de bu amaçla kurduk. Yaptığımız toplantıların, seminerlerin kaydını tutuyoruz ve zaman içinde kitaplaştırıyoruz ki bu bilgiler uçup gitmesin. Köy Enstitüleri, eğitim tarihi, çocuk edebiyatı, okuma kültürü, Ankara, arkeoloji, sanat tarihi, bilim tarihi çalıştığımız konulardan bazıları.

GÜNÜMÜZDE BİREYSEL KALKINMA HEDEFLENİYOR’

- Kahramanmaraş ve Siverek’te okullara saldırılar düzenlendi. Mesele kamuoyunda güvenlik boyutuyla tartışılıyor ama bir de işin sosyal ve kültürel bir boyutu var. Yozlaşmayla mı karşı karşıyayız? Köy Enstitüleri’nin ruhu yaşadığımız bu yabancılaşmaya panzehir olur mu? Bu ruh neydi?

Uzun zamandır okullardaki güvenlik sorunu konuşuluyordu. Ne yazık ki ciddiye alınması için bu boyutta olayların olması gerekiyormuş. Sorunu bir güvenlik zafiyeti olarak görmek yanlış olur. Kültürel ve sosyal boyutunu yozlaşmayla açıklamak da yeterli olmaz sanırım. Eğitimin bu noktaya gelmesi bir sürpriz değil. Önlemler alınmazsa daha da kötüye gideceğini söylemek için kâhin olmaya da gerek yok.

Köy Enstitüleri, eğitimin sadece dört duvar arasında değil, hayatın tam merkezinde, üretimle iç içe ve toplumsal dönüşümü hedefleyen bir eğitim anlayışına sahipti. İnsan aklını özgürleştirme, kişiliğini geliştirme, yaratıcı yeteneklerini ortaya çıkarma, en olumsuz koşullarda bile sorunları çözebilecek kapasitede insan yetiştiren kurumlardı. Kendi için değil de toplum için çalışan vatandaşlar yetiştirmeyi hedefliyordu. Enstitülerden mezun olanlar “Bu vatanı kalkındırmak” için çalışacaklardı.

Günümüzde de çağdaş eğitim, verdiğini, kendine yetebilen, yetenekleri ortaya çıkaran, özgür bireyler yetiştirdiğini söyleyen okullar pek çok. Buralardaki eğitimin sonucunda toplumsal kalkınma yerine bireysel kalkınmayı hedefleyen kişiler yetişiyor.

KÖY ENSTİTÜLERİ BİZE ÖZGÜ BİR MODELDİ’

- Günümüz eğitim sistemindeki arayışlar ve çocukların değişen alışkanlıkları göz önüne alındığında, Cin Ali’nin temsil ettiği eğitim anlayışını bugüne taşımak adına önümüzdeki dönemde ne gibi çalışmalar yapmayı planlıyorsunuz?

Cin Ali Eğitim ve Kültür Vakfı’nı 2016’da kurduk; Cin Ali Kütüphanesi’ni 2018’de, Cin Ali Müzesi’ni 2019’da açtık. 10 yıldır deneyimlerimizi biriktirdik; bir kısmını paylaşabildik.

Cin Ali’nin asıl görevi çocuklara okumayı öğretmek ve sevdirmek. Kitap okuyan, okuduğunu anlayan, düşünen çocuklar bu ülkenin geleceği. Çocuklarımızı yetiştirmeleri için emanet ettiğimiz öğretmenlerimize hak ettikleri itibarı sağlamamız gerekiyor. Geçmişimizi bilmeden geleceğe güvenle bakamayız. Köy Enstitüleri’nin en önemli özelliklerinden biri de bize özgü olmasıydı. Bugün başka ülkelerden aldığımız modellerin yerine kendimize özgü modelleri uygulayabilirsek başarılı oluruz. Cumhuriyet’in eğitim alanında verdiği mücadeleyi ve eğitimcilerimizi tekrar hatırlatmak da önemli görevlerimizden biri.

Eğitim, müzecilik, okuma kültürü alanında söyleyeceklerimizi artık daha geniş kapsamlı aktarmaya çalışacağız. Anne-babalar ve öğretmenler için eğitim programları açmayı düşünüyoruz. Çeşitli kurumlarla ilişkilerimiz güçleniyor, birlikte neler yapabileceğimiz konuşuyoruz. Müzemizi ülke sınırları dışına taşımak da hedeflerimizden biri.

- Son olarak okurlarımıza ne söylemek istersiniz?

Gelecek için hayalleri olanların umutları tükenmez. Bizim hayallerimiz, planlarımız çok bu yüzden de umudumuz hep var. Gelin hep birlikte yapalım.

* * * * * * * * * * * * * * *

https://www.aydinlik.com.tr/haber/cin-ali-vakfina-ismail-hakki-tonguc-odulu-koy-enstitusu-ruhunu-yasatalim-574373

* * * * * * * * * * * * * * *

23 Şubat 2026 Pazartesi

Köy Enstitülerinin mimarı İsmail Hakkı Tonguç... / Enver Ziya Karal

 

Köy Enstitülerinin mimarı İsmail Hakkı Tonguç... / Enver Ziya Karal

Bulgaristan'ın Silistre kentinin Tatar Atmaca köyünde (bugünkü adı:Sokol) doğar.
Sekiz kardeşin en büyüğü olduğu için bütün yük omuzlarındadır.
Aç karınlarını doyurmak için harman altında sapların arasında tek tek buğday tanelerini toplar.
Evde herkes onun yolunu gözlemektedir.
Bazen bir avuç, bazen bir tas buğdayla evine döner.
Bir avuçla eve döndüğünde, sanki suç işlemiş gibi annesinin gözlerine utancından bakamaz, o gün bir bahane bulur, evden ayrılır.
Annesi bir avuç buğdayla çorba yapıp, kardeşlerini doyurana kadar da eve dönmez, aç uyur.
Yeter ki kardeşleri 'açım' demesin!..
Baraka gibi bir evde yaşarlardı, evin üstünü bulabildiği tenekelerle kapatabildiği kadar kapatmıştı.
Bir sabah kalktığında, yağan yağmur, küçük kardeşinin beşiğini doldurmuştu.
O kardeşini kaybetti...
1914'de öğrenimine devam etmek üzere tek başına İstanbul'a geldi.
Maarif Nazırı Şükrü bey tarafından parasız yatılı öğrenci olarak Kastamonu Muaallim Mektebine gönderildi.
Sabah olduğunda okulun kahvaltısına kalktı, 'karnımı ilk defa 21 yaşında doyurabildim' dedi.
Birinci Dünya Savaşının zor yılları...
Önce öğretmenlik yaptı, sonra 1935'de 'İlköğretim Genel Müdürü' oldu...
Çatısı olmayan evde kardeşini kaybetmişti.
Onu hiç unutmadı.
Sık sık at'a biner, köy okullarını ziyaret ederdi.
Bir gün yağmur yağarken bir köy okuluna gitti, içeri girdi.
Kim olduğunu söylemedi.
Öğretmen çocukları çatının akmayan yerine toplamış yumak olmuşlardı.
'Eyvah' dedi, 'bu öğretmen, yürekli bir öğretmen ama belli ki köy enstitüsü mezunu değil.'
'Çocuklar' dedi, 'bana bir merdiven bulabilirmisiniz?'
Birisi, 'ben bulurum' dedi.
Merdiven geldi, çatıyı bir yağmur damlası akmayacak hale getirdi.
Oradan ayrılırken, öğretmenin cebine kartını bıraktı.
Atına bindi, şiddetle yağan yağmura aldırmadan yoluna devam etti.
Öğretmen elini cebine attı, kartı çıkardı, okudu.
Şöyle yazıyordu:
İsmail HakkıTonguç- İlk Öğretim Genel Müdürü
Kartın arkasındaki yazı da şöyleydi:
'Çatı yeniden yağmur akıtırsa, bana mektupla yazabilirsin.'
İşte bir öğretmen, bir idealist, bir eğitimci...
Köy Enstitülerinin mimarı...
Çocuklarımızı akıl ve bilimin aydınlık ışığına yönlendiren, onların insana, doğaya, tüm öteki canlılara duyarlı, merhametli, sevgi dolu, özgüvenli, kişilikli, erdemli bireyler olmaları için emek veren, onları yüksek insanlık değerleri ile donatan tüm öğretmenlerimize saygıyla...?
ALINTI : (Prof.Dr. Enver Ziya Karal, Tarihçi)

* * * * * * * * * *
Paylaşım: "Kırklareli Vize Evrencik Köyü” Facebook Gurubu, Nevin Kaya İşçimen
* * * * * * * * * * * 

25 Ekim 2025 Cumartesi

GÖNEN KÖY ENSTİTÜSÜ / Çelik Silo

 


GÖNEN KÖY ENSTİTÜSÜ / Celik Silo

Isparta Gönen Köy Enstitüsü, Türkiye’nin eğitim tarihinde önemli bir yere sahiptir.

1940 yılında kurulan bu enstitü, köylerden gelen gençlerin öğretmen olarak yetiştirilmesini amaçlamıştır.

Öğrenciler hem akademik hem müzik dersleri alırken hem de tarım, hayvancılık ve el sanatları gibi pratik bilgilerle donatılmıştır. Bu model, kırsal kalkınmayı hızlandırmış, Anadolu’nun birçok köyüne eğitim ve yenilik taşımıştır.

Gönen Köy Enstitüsü, Cumhuriyet’in aydınlanma hedeflerinin bir simgesi olmuştur.

Öğretmen okulu olarak 1954-1974 yılları arasında 2.381 kadar öğretmen yetiştiren, Gönen İlköğretmen Okulu,ülkede öğretmen yetiştirme konusunda önemli bir rol üstlenmiştir.

Okul bölgenin en iyi okulu olup, Gönen İlköğretmen Okulu’na gitmenin ayrıcalık olduğu bir dönemi yaşatmıştır.

Parasız yatılı olarak öğrenim veren Gönen İlköğretmen Okulu’nun öğrencileri aldıkları öğretmenlik

derslerinin yanı sıra okulun atölyelerinde uygulamalı dersler de alarak zanaat da öğrenmişlerdir. Ayrıca bu okulun her bir öğrencisinin mutlaka bir enstrüman çalması istenmiştir.

6 yıl eğitim veren Gönen İlköğretmen Okulu’nun öğrencileri hem laboratuvar hem atölye hem de tarım çalışmalarında bulunarak pratik yapmış ve atölyelerde ders araçlarını kendileri üretmiştir.

Üretilen bu ders araçları kullanılmak üzere staj okullarına ve bazı ilkokullara gönderilmiştir. Bu çalışmada, 1954-1974 yılları

arasında Gönen İlköğretmen Okulu’nun öğrenci, öğretmen ve mezun sayıları, öğrencilerin ders bilgileri ve yaptıkları etkinliklerin yanı sıra öğrencilerin bu okuldaki günlük yaşamları, öğretmen-öğrenci ilişkileri de ele alınmıştır. Çalışmanın eğitim tarihine katkı sunması boşluğu doldurması düşünülmüştür.

Isparta’nın 28 km kuzey batısındaki

Gönen köyünün Tınaztepe’nin eteğinde kurulmuştur.

Gönen Köy Enstitüsü, 1954 yılına kadar ülkenin çeşitli yerlerinde görev yapan 42 kız, 883 erkek olmak üzere 925 öğretmen mezun ederek ülkenin öğretmen ihtiyacını

karşılamada önemli eğitim kurumları arasında yer almıştır 1954 yılında Gönen İlköğretmen Okulu’na girmek için başvuran 1.045 öğrenci olup,

bunlardan 59’u sınavı kazanarak okula başlamaya hak kazanmıştır

1955 yılında Gönen İlköğretmen Okulu’nda 23 öğretmen görev yapmış olup, mezun edilen öğretmen sayısı ise 120 olmuştur. Aynı yılda ülke genelinde 40 kadar öğretmen yetiştiren okul bulunmuştur.

Bu okulların bir kısmı ortaokullardan sonra 3 yıllık okullar olurken bir kısmı ise ilkokuldan sonra 6 yıllık okullar olmuştur.

Gönen İlköğretmen Okulu ilkokul mezunlarına 6 yıl eğitim veren İlköğretmen Okulları arasında yer almıştır.

Isparta, Burdur, Denizli ve Afyon’dan öğrenci alan bu okula giriş için,ağustos ayında kaza merkezlerinde yazılı sınav yapılmıştır.

Başarı derecelerine göre, o yıl okula alınacak öğrencilerin 1,5 katı kadar öğrenci 2. sınava girmeye hak kazanmıştır.

2. sınav genel bilgilerden oluşup sözlü olarak yapılmıştır.

Bu sınavı da kazanan öğrenciler parasız yatılı veya gündüzlü olarak bu okulun öğrencisi olmaya hak

kazanmıştır.

Biçki, nakış, demircilik, bahçecilik vb. alanda da eğitilen Gönen İlköğretmen Okulu öğrencilerinin okullarında ihtiyaç duydukları malzemeler eğitim aldıkları alanla ilgili olmuştur.

Gönen İlköğretmen Okulu’nun 1955 yılı öğrenci sayısı 515 olup, bunların sadece 6’sı gündüzlü olarak öğrenim görmüştür. Okuldan mezun olan öğrenciler mecburi köy

hizmetlerini yapmak ile yükümlü olmuşlar ve bu mecburi hizmet parasız yatılı olarak okudukları okul süresinin 1,5 katı kadar sürmüştür. Öğretmen okulunun birinci dönemi ortaokula denktir. Bu okulların ortaokullardan farkı ise dersleridir. Ortaokullardaki

tarih, coğrafya ve yurt bilgisi dersleri, öğretmen okullarında sosyal bilgiler adı altında

verilmiş olup; fizik, kimya ve tabiat bilgisi dersleri de verilmiştir. İkinci dönem ise,

birleştirilmiş olan bu dersler ihtisas alanlarına ayrılmış ve öğrencilere öğretmenlik bilgisi olarak bazı meslek dersleri de verilmiştir. Son sınıfa gelen öğrenciler, öğretmenlerinden öğrendiklerini uygulayabilmeleri için Gönen köyündeki uygulama

okulu kısmında öğrenimlerine devam etmişleridir. Ayrıca uygulamayı arttırmak amacıyla 6 köyde bulunan staj okullarında 2 ay boyunca staj yapmışlardır.

Gönen İlköğretmen Okulu’nun son sınıf öğrencilerinin Isparta merkez

ve Isparta’nın köylerinde 3 dönem süren staj dönemleri olmuştur.

Gönen İlköğretmen Okulu’nda 6 yıllık eğitim alan öğretmen adayı hem laboratuvar hem atölye hem de tarım çalışmaları yaparak, pratik kazanmış ve atölyelerde ders araçlarını kendisi üretmiştir. Üretilen bu ders araçları staj okullarına ve bazı ilkokullara gönderilmiştir.

Okul kapalı spor salonuna da sahip olup hem müsamere hem de sinema sunumu için kullanılmıştır. Ayrıca düzenlenen kurs programları ile öğrencilere sinemacılık, meteoroloji, 

enstrüman ve koro gibi çeşitli kurslar verilmiştir.

Gönen İlköğretmen Okulu’nda bir öğrencinin bir günü şu şekilde geçmiştir:

Öğrenciler sabah saat 06:00’da yeni bir güne kalkarlar. Saat 07:00’da nöbetçi öğretmen eşliğinde ders çalışma programına katılırlar. 07:45’te zil çalar çalmaz okul

binasının önünde meydanda sabah jimnastiği yapılır, müzik öğretmeninin eşliğinde milli oyunlar oynanır. Dersler 08:30’da başlayıp, akşam 16:00’a kadar sürer ve saat 16:00’dan sonra öğrenciler serbest olmasına karşın bazı öğrenciler 16:15’te yine ders

zili ile seçmeli kurslara katılmışlardır. Bu seçmeli kurslardan birine mutlaka katılmak zorunda olmuştur. Akşam saat 18:00’a geldiğinde öğrenciler akşam çalışmalarına başlar ve öğretmenlerinin idaresinde serbest okuma yaparlar. Her sınıfın bir sınıf öğretmeni olmuştur. Serbest okuma saatinde ya sınıfça aynı kitap okunur ya da bir öğrenci okumuş olduğu bir kitabı arkadaşlarına aktarır. Bu okuma saatiyle amaç öğrenciye kitap

sevgisini aşılamak olmuştur. Saat 19:00’da yemek zilinin çalması ile beraber öğrenciler 20:00’a kadar serbest kalırlar. Yatma saatleri 21:00 olan öğrenciler, 20:00 ile 21:00 arasında akşam çalışmalarını gerçekleştirirler.

Gönen İlköğretmen Okulu’nda 13 öğrenci kolu faaliyette bulunmuş ve bunlar tamamen öğrenciler tarafından idare edilmiştir.

1955 yılında gezi ve inceleme kolu; Ankara, Antalya, Keçiborlu, Senirkent ve Eğirdir’e geziler düzenlemiştir.

Temsil kolu; sınıf geceleri düzenlemiş, yayın kolu; Gönen köyünde her 15 günde bir hoparlörle yayın yapmıştır.

Yayın kolu; önemli Türk büyüklerimiz için anma törenleri ve şiir yarışmaları da düzenlemiştir.

Müzik kolu ise, bütün öğrenci

faaliyetlerinde üstüne düşen görevi yerine getirmiştir. Ayrıca okulda eğitsel faaliyetleri takip etmek amacıyla bir grup oluşturulmuş, grup üyelerinin seçimi ise tıpkı milletvekili seçimi gibi olmuştur.

Okulun eğitsel faaliyetleri takip etmekle görevli grup üyesi seçimi

yılda 2 kez olup, seçimden bir hafta önce seçim propagandaları yapılmıştır.

Öğrencilere seçime 2 gün kala sonlandırmak koşulu ile okulun hoparlöründen seçim propagandası

yapma izni de verilmiştir.

Gizli oy açık tasnif esasına dayalı yapılan seçimin sonucunda seçilen üyelerden biri grup başkanı olurken, diğer üyeler arasında da görev dağılımı yapılmıştır.

Her üye bir eğitsel kolun başkanı ve her eğitsel kolun da bir gözetici öğretmeni bulunmuştur. Gözetici öğretmenler, eğitsel kollarının bir yılık programını

hazırlamaktan sorumlu tutulmuştur.

İlköğretim davasını benimsemekle Türk ulusu kültürel gelişmişlik adına en büyük adımını atmıştır. Bu uğurda en büyük görev Türk öğretmenlerine verilmiştir.

1961 yılında öğretmen okullarına Millî Eğitim Bakanlığı’ndan gelen emirle ortaokulların 1. ve 2. sınıflarını “iyi” ve “çok iyi”

derece ile bitiren öğrenciler alınmıştır.

Okullarındaki faaliyetleri halka taşıyan Gönen İlköğretmen Okulu öğrencileri, 21 Haziran 1961 tarihinde Ülkü İlkokulu’nda resim sergisi açmıştır.

Sergideki resimlerin konuları; köy çocuğu olan Gönen İlköğretim Okulu öğrencisinin, köyü ve köy hayatı olmuştur. 1962’de ilköğretmen okullarının sayıları 19 olup, dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel de onları korumuştur.

Gönen İlköğretmen Okulu’ndan 1965 yılında mezun olan öğrenciler için okulda tören yapılmış olup İstiklal Marşı ile başlayan törene İlköğretmen Okulları Marşı ile

devam edilmiştir.

Sonrasında Okul Müdürü Mehmet Kahvecioğlu davetlilere hitap etmiş, derslerinde başarı gösteren öğrencilere ödüller vermiştir.

Gönen İlköğretmen Okulu’ndan 1964-1965 eğitim öğretim yılında mezun olup, Isparta’ya ve diğer illere atanan öğretmenlerin isimleri ve atandıkları yerler de Isparta’nın yerel gazetesi olan “Yeni İnkılap” ta duyurulmuştur (Gönen Öğretmen Okulu Mezunlarından İlimize Tayin Edilen Öğretmenler, 21 Temmuz 1965).

Hem öğrencilerini aydınlatan

hem de köylüsüne ışık tutan Gönen İlköğretmen Okulu’nun meslek öğretmenlerinden olan tarım öğretmeni, 1965’te Gönen halkının faydalanması adına bir traktör kullanma kursu açmıştır. Kursta traktörlerin kullanışı ve parçalarının tanıtılması vb. bilgileri Gönen halkı ile paylaşan tarım öğretmeninin yapmış olduğu bu davranış, Gönen halkı tarafından takdir ile karşılanmıştır.

30 Ekim 1965 tarihinde, kuruluş tarihi 1951 olan Göller Bölgesi Köy Öğretmenler Derneğinin 14. Genel Kurul Toplantısı yapılmıştır.

Derneğin amacı; köy öğretmenleri

arasındaki mesleki bağları güçlendirmek, elde bulunan araç gereçleri birbirlerine ulaştırmak olarak belirtilmiştir.

Öğretmenler Derneği kurulmuştur.

1), okullardan her köyde bir kitaplık bulundurmalarını istemiş ancak bu pek mümkün

olmamıştır. Bu nedenle Eğitim Bakanlığı Yayın Merkezi, Göller Bölgesi Öğretmenler Derneğinde kitaplık bulundurarak buradan köy öğretmenlerine kitap temin etmiştir.

SONUÇ

Cumhuriyet öncesinde bugünkü anlamda öğretmen yetiştiren ilk öğretmen okulu 16 Mart 1848 tarihinde İstanbul’da açılan Darulmuallimin okuludur.

Isparta’da ilk muallim mektebi ise; 1903 yılında açılan Darulmuallimini İptidaiyye Mektebi olmuştur.

Cumhuriyetin ilanından sonra halkın %80’inin okuma-yazma bilmemesi ve köylerde okur-yazarlık oranının daha da düşük olması nedeniyle eğitim sorununun üzerinde ayrıca durulmuştur. Atatürk’ün emri doğrultusunda köylerdeki öğretmen sorununu gidermek için 1936-1937 eğitim öğretim yılında eğitmen kurslarının ilki Eskişehir

Çiftelerde faaliyete geçirilmiştir. Gönen Eğitmen Kursu ise 1939 yılında açılmış olup, 17 Nisan 1940 tarihindeki 3803 Sayılı Köy Enstitüleri Kanunuyla Gönen Köy Enstitüsü halini almıştır.

Gönen Köy Enstitüsü, 1954’te 6234 Sayılı Köy Enstitüleri ile Öğretmen

Okullarının birleştirilmesi kanunuyla Gönen İlköğretmen Okulu’na dönüştürülmüştür.

Okul, 1955 yılına kadar 42 kız ve 883 erkek öğretmen mezun etmiştir. Gönen İlköğretmen Okulu’ndan mezun olan 925 öğretmen ülkenin çeşitli yerlerinde görev yapmıştır. Öğretmenlik bilgisinin yanında biçki, nakış, demircilik, bahçecilik vb. alanda da eğitilen Gönen İlköğretmen Okulu öğrencilerinin ihtiyaç duydukları malzemeler de eğitim aldıkları alanla ilgili olmuştur. Öğrencilerin okullarında ürettikleri ürünler düzenlenen sergilerle halka sunulmuş olup, anma günleri, tiyatrolar, halk oyunları vb. etkinliklerle okulun ismi duyurulmuştur.

Parasız yatılı olarak öğrenim veren Gönen Öğretmen Okulu 1971-1972 yılına kadar 6 yıllık eğitim-öğretim vermiştir. 1971-1972 döneminden itibaren de eğitim

öğretim süresi 7 yıla çıkarılmıştır. Öğrenim süresinin 7 yıla çıkmasıyla 1972-1973

eğitim-öğretim döneminde sadece 2 öğrenci mezun olmuştur. Geçiş sürecindeki bu dönem dışında en az mezun veren dönem 1958-1959 eğitim-öğretim dönemi olup, bu dönemde mezun olan 34 öğrencinin hepsi erkektir. En çok mezun ise 1969-1970 eğitim-

öğretim döneminde verilmiş, 197’si erkek, 10’u kız olmak üzere toplam 207 öğrenci mezun olmuştur. 1954-1974 yılları arasında Gönen Öğretmen Okulu’ndan 2.381 öğrenci mezun olmuş olup, mezun olan öğretmenlerin 2.289’u erkek, 92’si ise kızdır.

Mezun olan bu öğretmenler yurdun çeşitli yerlerindeki okullarda göreve başlamışlardır. Gönen İlköğretmen Okulu’nun öğretmen sayısı 1954-1974 yılları arasında 18 ile 38 arasında değişmiştir. En çok öğretmenin bulunduğu dönem 1969-1970 dönemi iken en az öğretmenin bulunduğu dönem ise 1956-1957 dönemi olmuştur.

Gönen Köy Enstitüsü’nün devamı niteliğinde olan Gönen İlköğretmen Okulu, öğretmen yetiştirme konusunda önemli rol üstlenmiştir. Okul 1974’te Gönen öğretmen Lisesi,

1989’da Anadolu Öğretmen Lisesi ve 2014’te de Gönen Fen Lisesi olarak eğitim-öğretim faaliyetlerini sürdürmüş olup, halende Gönen Fen Lisesi olarak eğitim-öğretime

devam etmektedir.

KAYNAKÇA

Akyüz, Y. (2011), Türk Eğitim Tarihi (M.Ö. 1000-M.S.2011). Ankara: Pegem Akademi

Yayınları.

Altunya, N. (1990), Köy Enstitülerinin Tarihçesi, Kuruluşunun 50. Yılında Köy

Enstitüleri. Ankara: Eğit-der Yayınları.

Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü [B.D.İ.E.]. (1979), Milli Eğitim İstatistikleri

Mesleki ve Teknik Öğretim 1973-1975. Ankara.

Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü [B.D.İ.E.]. (1982), Milli Eğitim İstatistikleri

Mesleki ve Teknik Öğretim 1975-1978. Ankara.

#GönenKöyEnstitüleri

#KöyEnstitüleri

* * * * * * * * * * *

Kaynak: https://www.facebook.com/groups/513372823213079 -

Kaynak: "Köy Enstitüleri Belgeliği 2” facebook Gurubu

* * * * * * * * * * * 


30 Eylül 2025 Salı

Köy Enstitülü şampiyonun mektubu / Kemal Ateş

 

Köy Enstitülü şampiyonun mektubu / Kemal Ateş

KAYNAK: https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/koy-enstitulu-sampiyonun-mektubu-548663

Olimpiyat Kürsüsünde Bir Köy Enstitülü” başlığıyla birçok yerde konuşma yaptım. Ulusal Eğitim Derneği, Beden Eğitimi Öğretmenleri Derneği gibi öğretmen dernekleri de konferanslarıma ilgi gösterdiler. On yıl öncesine dek bu konferanslarımdaki dinleyiciler arasında enstitü mezunları epeyceydi. Çoğu elinde kendi yazdığı bir kitapla gelirdi yanıma. Bu çınarlardan birine; “Yahu siz hepiniz mi yazarsınız?” demiştim.

Minderlerin ilk şampiyon öğretmeni, köy enstitülerinden yetişen ilk ve tek olimpiyat şampiyonu Ahmet Bilek’in romanını yazarken, onun elinden çıkan yazılar da aradım. Buldum da… Bunlardan biri o dönemin ünlü bir gazetesinde yayımlanmış bir yazı. İki yıl okuyup bırakmak zorunda kaldığı Gazi Eğitim Enstitüsünün yöneticilerinden birine yazdığı bir mektubu da Sessiz Şampiyon adını verdiğim romanıma koydum.

Şampiyon, hem iş hem uzun kamplarla geçen, ağır bir spor olan güreşle birlikte okulu yürütemeyeceğini anlayınca aşağıdaki mektubu yazar, Gazi Eğitim’i içi burkularak bırakır. 1957 yazında müdür yardımcısı hocanın sekreterinden aldığı bir kâğıda hemen oracıktı yazdığı kısa mektubu sizlerle paylaşacağım. Yıllarca üniversitelerde Türkçe dersleri verdim. İnanın aşağıdaki şu kısa mektubu yazacak üniversite mezunumuz çok azdır. Ahmet Bilek, sekreterden aldığı kâğıda alelacele karaladığı mektupta hem isteğini, hem duygularını, hem içindeki burukluğu o kadar güzel anlatmış ki... Bu mektubu okuyunca bir kez daha, “Bunların hepsi mi yazar!..” dedim.

Sayın Hocam Cemil Doğancıoğlu,

Ankara’ya gelince okulu bırakarak tayin yapılması için size uğramıştım. Sizler de tekrar ekimde imtihanlara gir ve okula devam et demiştiniz.

Okula karşı artık içimde bir istek yok. Eski alakam kalmadı. Bu yüzden devam edemeyeceğim.

Hocalara karşı da çok mahcup oldum. Devam edeceğim, dedim yalancı çıktım. Tekrar onları üzmek istemiyorum.

Ben sizleri hocalarım olarak daime anacağım. Eğer sizler de beni hakikaten bir talebeniz olarak kusurlarımı affederek seviyorsanız, benim tayinimi bu ayın içinde Eskişehir’e yaptırıverin ki ben de eylül ayı maaşımı alayım.

Burada son verirken neticeyi bekler, en derin hürmetlerimle ellerinizden öperim.

Ahmet Bilek

* * * * * * * * *

KAYNAK: https://www.aydinlik.com.tr/koseyazisi/koy-enstitulu-sampiyonun-mektubu-548663

* * * * * * * * * *


İyi ki Talip Apaydın yaşadı / FEYZİYE ÖZBERK

 


İyi ki Talip Apaydın yaşadı / FEYZİYE ÖZBERK

KAYNAK: https://www.aydinlik.com.tr/haber/iyi-ki-talip-apaydin-yasadi-548354


Talip Apaydın’ı 27 Eylül 2014 Cumartesi günü yitirdik. O yüreği hep halkı için çarpan, Köy Enstitülü bir aydınlanma savaşçısıydı. Yazardı. Şairdi. Çok çok sevilen bir öğretmendi.

1960’ların ünlü Türkiye Öğretmenler Sendikası’nın (TÖS) kurucusu ve yöneticisiydi. Bu Sendika önderlik ettiği eylemlerle ve izlediği yöntemlerle örnek bir örgüt olarak eğitim tarihimizdeki yerini almıştır.

Kaynak Yayınları’ndan İz Bırakan değerlerimizden bir isimle nehir söyleşi yapma önerisi aldığımda ilk aklıma gelen kişi Talip Apaydın oldu (1). Ona kendimi, Bilim ve Ütopya dergisinin Ankara temsilcisi olarak tanıttım. O beni pek fazla tanımıyordu ama sanırım Kaynak Yayınları ve Bilim ve Ütopya adları bana güvenmesini sağladı. Talip Apaydın’la Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı’nın Kızılay’daki binasında görüştük. Apaydın bu Vakfın kurucularındandı. Görevliler sağ olsunlar, rahat çalışmamız için bize destek oldular.

Talip Apaydın, nazik, açık sözlü, alçakgönüllü… Onu uzun uzun dinledim. Süsten arınmış yalın sözcüklerle ama yaşanmış acı-tatlı anıları, duyguları hissettirerek anlattı. Köy Enstitülü olma ruhunun anlamını ondan öğrendim. Hafızası güçlüydü. Zaman zaman ezberinden şiirler okudu. Eski Yapı adlı şiiri onlardan biriydi:

Derin vuruyoruz kazmayı

Kof sesler geliyor dipten

Çürümüş yıllardır

Değiştireceğiz bu yapıyı kökten

Yıkacağız başka çare yok

Yıkıp yeniden yapacağız

Temelden çatıya uygarca

Girip içine adam gibi yaşayacağız”

Çok duyarlı, özellikle kaybettiğimiz değerli insanlarımızdan söz ederken gözleri buğulanıyor, sesi titriyor ama bu duyarlığın sürmesine izin vermiyor; hemen esprili hoş bir anıyı anlatarak konuyu değiştiriyordu. Güler yüzlüydü, güldürmeyi de biliyordu. Gösteriş, kibir ve bencillikten nefret ediyor; gereğinden uzun konuşmaları dinlemekten de hoşlanmıyordu.

Her sorunun çözüm önerisi olarak “eğitim eğitim” diyen aydınlarımızdan farklı olarak Talip Apaydın, eğitimin içeriğinin belirleyici olduğunu, döne döne vurguladı: “Aydınlanmacı, laik yani inanca değil sorgulamaya dayanan, bilimsel bir eğitim uygulanmıyorsa gençler ve toplum faydadan çok zarar görüyor bu eğitimden.” Ayrıca öğrenmeyi, sanatı, edebiyatı sevdirmeyen bir eğitimin de yanlış olduğunu hep anlattı, yazdı.

1978 yılında Ecevit’in Başbakanlığında kurulan hükümette Milli Eğitim Bakanı Necdet Uğur, Talip Apaydın’a birlikte çalışma öneriyor. “Belki bir şeyler yapabiliriz” diyerek öneriyi kabul eder ama fazla bir şey yapılamaz. Kısa süre sonra istifa eder. O günleri şöyle anlatmıştı: “… kararnamem hazırlandı. Bakan bürosunun üstünde bir odaya oturttular beni. Bulvar görünüyordu. Pencerenin önüne dikilip uzun uzun bakındım. Köy öğretmenliğinden başlayıp, nice savaşımlardan kıyımlardan haksızlıklardan geçip buraya gelmiştim işte. Kendi kendime: ‘Hey gidi Talip Apaydın, ortakçının oğlu!’ dedim. Kişisel bir doyumdu belki, duygulandım.

Derken o günlerde bir kutlama trafiği başladı. Aman Allah! Kimler kimler ve ne biçim sözler? Hele bir de “Bakanın en yakın müşaviri” diye adım çıkınca, her gün odam, dolup dolupboşaldı. O eskiden çok canımı yakan müdürler, bir kez de değil defalarca “abicim, hocam…” deyip dalıyorlar içeri, sarılıyorlar boynuma, öpmek de değil, yalıyorlar yüzümü. Elimi uzatsam elimi de öpecekler. Bir şey söyleyemiyordum. İğreniyordum. Yeni bir açıdan tanıyordum insanımızı. Gerçekten acıydı. Üstelik ben neydim, hiçbir yetkisi olmayan bir müşavir. Bunu söylediğimde ‘Sen istersen Bakana iletirsin’ diyorlardı. Bunalıyordum…”

Eşinin sağlığının iyi olmaması ve ülkemizin içinde bulunduğu durum onu çok üzüyordu: “Türkiye’de eğitim bitmiştir. Söylemeye dilim varmıyor ama bu kasten yapılmıştır. Bu gerçekler karşısında, eski bir öğretmen olarak acılar içindeyim. Ölseydim de Türkiye’nin bu durumlara düştüğünü görmeseydim!”

Tüm olumsuzluklara karşın Necati Cumalı’nın aşağıdaki dizelerinde söylediği gibi bütün kötülüklerin geçici, iyi ve güzel olanın ise, kalıcı olduğuna inanıyordu. Umutluydu…

Bütün kötülükler geçer

Yaşar iyi ve güzel olan”

Apaydın’la aynı gün yitirdiğimiz şair Metin Demirtaş da umutsuzluğu yasaklamıştı:

Kar dalları örttü

Kavruldu en yamanı çiçeklerin

Kalbim, katlan bunlara

Çünkü kıştır yaşanılan

Amansız, limansız bir kış

Ve sarılmışız dört bir yandan

Ama düşün kalbim

Düşün, kavgayla kazanılacak baharı

Direnen, adressiz yaşayan dostları

Fışkıracak ekinleri

İlk yazla karlar altından

Ve doludizgin geçerek

Her acıyı bir sevinçle

Yolu yok kalbim

Sağ çıkacağız bu acılardan

Çünkü umutsuzluk yasak

Yılgın türküler söylemek de

Çünkü yürüyor umudun ordusu

Umutsuzluğu kurşuna dizerek”

TALİP APAYDIN’I YARATAN MUCİZE

Apaydın’ın babası, başkalarının tarlalarında ortakçılık yapan, okuması yazması bile olmayan bir çeltik-pirinç üreticisi, yani bütün yıl ailesiyle birlikte çalışıyor, ekiyor-biçiyor, çıkan ürünün yarısı toprak sahibinin yarısı kendisinin. Yaşamları zor, yoksunluklar içindeler. Öğretmen olabilmesi bile hayal olan Apaydın, nasıl oldu da çok sevilen, tanınan bir yazar olabildi? Bu bir mucize miydi, şans mıydı? Talip Apaydın olmanın gizemi neydi? Bu sorunun yanıtı, Köy Enstitülerinde verilen eğitimde ve yoksul bir köy çocuğuna bu olanağı sağlayan eğitim politikasında gizli. Atatürk Devrimlerinin sürdürüldüğü o yıllarda devlet, halkını aydınlatmayı, çocuklarını okutmayı iş edinmiş, bir eğitim ve kültür seferberliği yürütüyor: Halkevlerinin birer kültür merkezi olarak çalışması, klasiklerin çevrilmesi, Eğitmen Teşkilatı, Köy Öğretmen Okulları ve nihayet Köy Enstitülerinin kurulması… Türkiye Öğretmenler Sendikası kökleri 1936’da, Saffet Arıkan'ın Milli Eğitim Bakanlığı döneminde açılan ilk Eğitmen Kurslarına kadar uzanan bu yılları, “halkçı ve devrimci eğitim” dönemi olarak niteliyor.

Beş yıllık eğitimden sonra kendinizde ne gibi bir değişiklik oldu sorusuna yanıt olarak yazdığı kompozisyonu, Talip Apaydın şu cümleyle bitiriyor: “Kendimi kurtarmak fikri toplumu kurtarmak, toplumu iyiye doğru değiştirmek fikrine dönüştü.

Gördüğü eğitim ona çok şey katmış ama kendi azmi, çalışkanlığı ve yeteneği olmadan tabii böylesi bir başarıya ulaşamazdı. Bunu belirtmezsek ona haksızlık etmiş oluruz.

Köy Enstitüleri, “Köylü efendimizdir” anlayışını yürekten benimsemiş; halka dayanan, halka güvenen Atatürkçü eğitimcilerin eseridir. Bu kurumu yaratan aydınların en önemlileri: Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’tur. Köy Enstitüleri tamamen ülkemize, bize özgü kurumlardır; bu özellikleriyle onlar dünya eğitim tarihine de önemli bir katkıdır. Bilimin, aklın ve yurtseverliğin yol göstericiliğinde yaratılan bu kurumlarda; ülkemizin içinde bulunduğu koşullar, halkın ihtiyaçları ve insanlığın evrensel kültür mirası dikkate alınıyor.

Apaydın’ın sevgili öğretmeni Sabahattin Eyuboğlu, bu gerçeği şöyle değerlendiriyor: “Köy Enstitüleri, bu memlekette kurulmuş, kurulacak halkçı, gerçekçi, ilerici kelimenin tam anlamıyla milli eğitim kurumlarının başında gelir. İlkin bu kurumlarda taklitçilikten kurtulup çağdaş dünya görüşüyle kendi koşullarımıza uygun, varlığımızın köklerine giden bir yol bulmuşuz. Tüketici okuldan üretici okula geçmişiz, ezberciliğin yerine yaşayan, yaşatan bilgiyi koymuşuz; insanoğlunun seve seve, sevine sevine de çalışacağını, işe koşacağını kanıtlamışız; işçilikle öğrenciliği birleştirerek her ikisini de angarya olmaktan kurtarmışız; yeşermez bozkırları yeşertmeye başlamışız. Sonra. Sonra kendi yaptığımızı düşmanımız gibi yıkmışız” (2).

Talip Apaydın: Sarı Traktör, Yar Bükü, Yoz Davar, Define, Tütün Yorgunu ve özellikle Türk köylüsünün, Kurtuluş Savaşı’na ne büyük fedakârlıklara katlanarak katıldığını anlattığı, Toz Duman İçinde, Vatan Dediler, Köylüler romanlarıyla tanındı ve sevildi.

Bir köy çocuğu, halkçı, devrimci bir aydın olan Apaydın’ın romanlarının başrolünde hep yoksul insanlar var. O, yapıtlarında kendi insanımızı, günlük iş ve yaşayışı içinde abartmadan olduğu gibi veriyor. Bu insanlar; ezilmiştir, yoksuldur ama bitmiş değildir; onlar umutludur, güçleri, dirençleri vardır.

Söyleşimizin son gününde Talip Apaydın en sevdiği şiirlerinden birini, tüm okurlara armağan etmişti:

Güzel bir koku ile

Çirkin bir koku arasındaki fark,

İnsan insana bu kadar uzak…

Kimisi içerde bile özgür

Kimisi dağ başında tutsak

Çürümüş insanlığın bir yanı

Netsek nasıl kurtarsak…”

Tuna Kiremitçi, Turgut Özakman’ın ölümünün ardından Aydınlık gazetesinde, şöyle yazmıştı: “Eski Romalılar, birinin ölümünü duyurmak için "Vixit" dermiş. "Yaşadı" anlamında. Gidenin ardından üzülmek yerine, dünyadan o gelip geçti diye sevinirlermiş.

Talip Apaydın için de "öldü" denemez. Yaşadı. Onun yapıtlarını okuyanlar ve onu sevenler var oldukça da yaşamaya devam edecek.

15 Ekim 2014, Ankara

Bu yazı, daha önce Öğretmen Dünyası dergisinde yayımlandı.

(1) Feyziye Özberk, İz Bırakanlar Ortakçının Oğlu, Talip Apaydın, Kaynak Yayınları, 1. Basım Mayıs 2012, 2. Basım Aralık 2012, İstanbul.

(2) Sabahattin Eyuboğlu, Mavi ve Kara, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1. Basım Ağustos 1999, 2. Basım Ekim 2002, İstanbul.

* * * * * * * * * *

KAYNAK: https://www.aydinlik.com.tr/haber/iyi-ki-talip-apaydin-yasadi-548354

* * * * * * * * * * * *