24 Eylül 2014 Çarşamba

Eşekli Kütüphaneci - Fakir Baykurt


Mustafa Güzelgöz ve Eşeği
(Eşekli Kütüphaneci / Fakir Baykurt)

Ürgüp'te bir eşek heykeli olduğunu biliyor muydunuz?
Eşeğin heykeli mi olurmuş dediğinizi duyuyor gibiyim.
Eğer o eşek yıllarca köylere kitap taşımışsa neden olmasın?
Tabii asıl konu kütüphaneci Mustafa Güzelgöz'ün hikayesidir.

Yıl 1943.
Genç Mustafa’nın tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi’ne çıkar. Devlet memurluğu o dönemde süper bir şey, çünkü özel sektör falan yok. Bizimki kütüphanede heyecanla okurları bekler; bir gün olur, beş gün olur, gelen giden yok.

Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır:
Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun.” Gelen giden olmaz. Amirlerine durumu bildirir.
Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyon mu, almıyon mu?
– Alıyorum.
– Eee, o zaman ne karıştırıyon ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak? Başına daha fazla bela alacan, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten…

23 yaşındaki genç memur “Ne yapayım, ne yapayım?” diye düşünür durur. Sonunda aklına bir fikir gelir, eşine söyler. Eşi önce “Deli misin bey?” der, ama kocasının bir şeyler üretme, işe yarama çabasını yakından görünce fikri kabullenir.
O dönem devletteki amirlerinin çıkardığı tüm engellerin tek tek, binbir güçlükle üstesinden gelir.
Çünkü o zaman da şimdiki gibi, “Aman bir şey yapmayalım da başımıza bir iş gelmesin. Çalışsan da aynı maaş, çalışmasan da“ zihniyeti aynen var.
O bıyıklı, kravatlı, asık yüzlü, sigara kokan, arkalarındaki Atatürk resminden utanmayan, ama ülkesine gram faydası da olmayan bürokratları zorlukla ikna eder ve bir eşek alır.
İki tane de sandık yaptırır. İki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar. Sandıkların üstüne “Kitap İare (Ödünç) Sandığı” yazar. Kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar.
Kütüphaneye de bir yazı asar:
Sadece Pazartesi ve Cuma günleri açıyoruz.”
Köydeki çocuklar şaşırır.
Eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, o gariban çocukların küçücük ellerine kitapları verir. Düşünün, Noel Baba gibi. Noel Baba yalan, Mustafa Amca ise gerçek. Geyikler yerine eşeği var.

Eşek de daha gerçek, Mustafa Amca da.
Çocuklar bunları okuyun, aranızda da değişin. On beş gün sonra aynı gün gelip alacağım. Aman yıpratmayın, diğer köylerdeki arkadaşlarınız da okuyacak” der.
Mustafa artık Ürgüp’teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği Yüksel’le köy köy gezmektedir.
Köylerdeki çocuklar Eşekli Kütüphaneciyi her seferinde alkışlarla karşılarlar. Kalpleri küt küt atar heyecandan, sevinç içinde yeni kitapları beklerler. Mustafa Amca‘nın ünü etrafa yayılır. Diğer devlet memurları makam odalarında sıcak sıcak oturup iş yapmazken, Mustafa’nın eşeği Yüksel yediği otu hepsinden fazla hak etmektedir.
Zamanla insanlar kütüphaneye de gelmeye başlar.
Mustafa bakar ki kütüphaneye kadınlar hiç gelmiyor.
Zenith ve Singer’e mektup yazar:
Bana dikiş makinesi yollayın, firmanızın adını kütüphanenin girişine kocaman yazayım“ der. Zenith dokuz tane, Singer bir tane dikiş makinesi yollar (ilk sponsorluk faaliyeti). Salı günlerini kadınlar günü yapar. Kumaşı alan kadın kütüphaneye koşar. On makine yetmediği için sıra oluşur. Sırada bekleyen kadınların eline birer kitap verir, beklerken okusunlar diye. Okuma-yazma oranının düşüklüğünü görünce halkevlerine okuma yazma kursları vermeye gider. Halıcılık kursları başlatır, bölgede halıcılığı canlandırır. Bu arada valilik Mustafa hakkında dava açar, “kendi görev tanımı dışında davranıyor” diye. 50 yaşına gelen Mustafa Amca baskıyla emekli edilir.
Mustafa Amca köylüler arasında efsane olur, yıllar geçtikçe köylerdeki çocuklarda okuma aşkı yerleşir. 2005 yılında Mustafa Amca vefat eder. Tüm Kapadokya çok üzülür, aralarında toplanırlar. Ürgüp’e Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykelini dikerler.
Girişimcilik ne biliyor musun?
Bulunduğun yere yenilik katmalısın.
Mutlaka adım atmalısın.
Yaptığın iş olduğu yerde durup duruyorsa, sende bir uyuzluk vardır arkadaş. İnsan var, dokunduğu yere değer katar; insan var, dokunduğu yere değer kaybettirir.
Bakın Nevşehir’den ve bu ülkeden nice müdür, amir, vali, bürokrat, milletvekili, politikacı geçti; binlercesinin adını kimse hatırlamaz ama Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykeli var.
* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *
Kaynak: İkinci Adam Yayınları
https://www.facebook.com/erolozkan1959/posts/10202627976609835?notif_t=close_friend_activity

8 Eylül 2014 Pazartesi

İBRAHİM ÇAMCI ÖĞRETMENİM


SEVGİLİ İBRAHİM ÇAMCI ÖĞRETMENİM,

Sevgili dostlar, sizlere yakınlarda tanıştığım aydınlık yüzlü bir değerli öğretmenimi, Köy Enstitülerinin aydınlanmacı ışığından nasiplenmiş ve o aydınlığı öğrencilerine aktarmak adına var gücüyle çalışmış bir değerli insanımızın anımsanmasına katkı adına, onun gülen yüzünü, sevecen ve sıcacık bakışlarını öğrencileri, dostları ve sevenleriyle paylaşmak istedim.
Sevgili öğretmenimizin eğitim toplumundaki yeri ve aydınlanma mücadelesindeki uğraşları dostları ve öğretmen arkadaşları tarafından çok iyi biliniyor. Bunun tanığı olmaktan mutluluk duyuyorum.
Bilinenin yanında onun mücadele kararlılığını yeni kuşak genç öğretmen dostlarımızda bilsin istedim. Atatürkçü eğitim tarihimizin unutulmaması gereken eğitim emekçileri arasındaki eşsiz yerini vurgulayarak, milli eğitim tarihimizin sayfalarındaki unutulmaz yerini tarihe not düşmek adına sizlerle paylaşmak istedim.
1948 Gölköy Köy Enstitüsü Mezunu bu değerli öğretmenimiz, Kararlı bir aydınlanmacı olarak Köy Enstitülerinin kendisine sağladığı yurtseverlik bilincini her daim öğrencilerine, genç meslektaşlarına aktarmakta hiç ama hiç geri durmamış, kendisini çağından ve insanından sorumlu bir eğitimci bilmiş, bu bilinç ve sorumlulukla da önderlik görevini her zaman yapmıştır.
Ondaki bu karalı ve Atatürkçü aydınlık tavrı, zaman zaman idarecilik le görevlendirilmesine, değişik okullarda müdürlükler yapmasını gerektirmiş, zaman zamanda yoz, aydınlanma karşıtı iktidarlar tarafından da görevden alınmasına, sürgün atanmalar yaşamasına neden olmuştur.
Sevgili öğretmenimiz ise, kararlı, aydınlanmacı ve yurtsever duruşunu tüm mesleki yaşamı boyunca sürdürmüş, asla sekter davranmamış, bu ve benzeri davranışlarıyla da gerçek bir eğitim emekçisinin nasıl olması gerektiğini tüm genç arkadaşlarına göstererek, ağabeylik ve önderlik misyonunu hep sürdüregelmiştir.

İyi ki varsınız Sevgili İbrahim öğretmenim, yıllarca kalem ve tebeşir tutarak eğitimimize ve aydınlanmamıza katkı sağlayan o kutsi ellerinizden saygıyla öpüyor, sizleri yürekten selamlıyorum. Sizlere sağlıklı ve gönlünüzce bir yaşam diliyorum. Dostluk ve esenlik dileklerimle. 

24 Temmuz 2014 Perşembe

1940-1950'li Yıllara Ait Köy Enstitüsü ve Bazı Diğer Kurumların Belgesel Nitelikteki Diplama Örnekleri






Sevgili Öğretmenimizin dosyaları arasından edindiğimiz ve bir dönemin eğitim ve toplumsal yaşamı açısından kurumsal nitelikteki  bu belgeleri, özelliklerini de düşünerek dostlarla paylaşmak istedim. 

Hüseyin Girgin öğretmenimizin dost ve yakınları ile sevgili öğrencilerine armağan olsun. 
Dostluk ve esenlik dileklerimle.

15 Temmuz 2014 Salı

DÜNYANIN BÜTÜN ÇİÇEKLERİ - Ceyhun Atuf KANSU






DÜNYANIN BÜTÜN ÇİÇEKLERİ - Ceyhun Atuf KANSU



"Bana çiçek getirin, dünyanın bütün çiçeklerini buraya getirin."  --- Köy öğretmeni Şefik Sınıg'in son sözleri.
* * * * * * * * * * * * * * * * * * *
Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum
Bütün çiçeklerini getirin buraya,
Öğrencilerimi getirin, getirin buraya,
Kaya diplerinde açmış çiğdemlere benzer
Bütün köy çocuklarını getirin buraya,
Son bir ders vereceğim onlara,
Son şarkımı söyleyeceğim,
Getirin, getirin...ve sonra öleceğim.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Kir ve dağ çiçeklerini istiyorum,
Kaderleri bana benzeyen,
Yalnızlıkta açarlar, kimse bilmez onları
Geniş ovalarda kaybolur kokuları...
Yurdumun sevgili ve adsız çiçekleri
Hepinizi, hepinizi istiyorum, gelin görün beni,
Toprağı nasıl örterseniz öylece örtün beni.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Afyon ovasında açan haşhaş çiçeklerini
Bacımın suladığı fesleğenleri,
Koy çiçeklerinin hepsini, hepsini,
Avluların pembe entarili hatmisini,
Çoban yastığını, peygamber çiçeğini de unutmayın,
Aman Isparta güllerini de unutmayın
Hepsini, hepsini bir anda koklamak istiyorum.
Getirin, dünyanın bütün çiçeklerini istiyorum.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Ben köy öğretmeniyim, bir bahçıvanım,
Ben bir bahçe suluyordum, gönlümden,
Kimse bilmez, kimse anlamaz dilimden,
Ne güller fışkırır çilelerimden,
Kandır, hayattır, emektir benim güllerim,
Korkmadım, korkmuyorum ölümden,
Siz çiçek getirin yalnız, çiçek getirin.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Baharda Polatlı kırlarında açan,
Güz geldi mi Kop dağına göçen,
Yörükler yaylasında Toroslarda eğleşen,
Muş ovasından, Ağrı eteğinden,
Gücenmesin bütün yurt bahçelerinden
Çiçek getirin, çiçek getirin, örtün beni,
Eğin türkülerinin içine gömün beni.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
En güzellerini saymadım çiçeklerin,
Çocukları, öğrencileri istiyorum.
Yalnız ve çileli hayatimin çiçeklerini,
Köy okullarında açan, gizli ve sessiz,
O bakımsız, ama kokusu essiz çiçek.
Kimse bilmeyecek, seni beni kimse bilmeyecek,
Seni beni yalnızlık örtecek, yalnızlık örtecek.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Ben mezarsız yaşamayı diliyorum,
Ölmemek istiyorum, yasamak istiyorum,
Yetiştirdiğim bahçe yarıda kalmasın,
Tarumar olmasın istiyorum, perişan olmasın,
Beni bilse bilse çiçekler bilir, dostlarım,
Niçin yaşadığımı ben onlara söyledim,
Çiçeklerde açar benim gizli arzularım.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Okulun duvarı çöktü altında kaldım,
Ama ben dünya üstündeyim, toprakta,
Yaz kış bir şey söyleyen toprakta,
Çile çektim, yalnız kaldım, ama yasadım,
Yurdumun çiçeklenmesi için daima yaşadım,
Bilir bunu bahçeler, kayalar, köyler bilir.
Simdi sustum, örtün beni, yatırın buraya,

Dünyanın bütün çiçeklerini getirin buraya.



Kaynak: http://yunus.hacettepe.edu.tr/~sadi/dizeler/ceyhun-atuf-kansu.html
* * * * * * * * * * * * * * * * * * *
CEYHUN ATUF KANSU (1919-1978)
Istanbul'da dogdu. Istanbul Universitesi Tip Fakultesi'ni bitirdi.
Uzun yillar cocuk hekimi olarak hizmet verdi. 1978'de Ankara'da öldü.

Siir Kitaplari:

  • Cocuklar Gemisi (1946), Yanik Hava (1951), Haziran Defteri (1955),
  • Yurdumdan (1960), Bagimsizlik Gulu (1965), Sakarya Meydan Savasi (1970),
  • Bugday, Kadin, Gul ve Gokyuzu (1970), Tum Siirleri (Hazirlayan: Vecihi Timuroglu, 1978).
"Ceyhun Atuf Kansu, bastan itibaren ülkücüdür... O, hayatin zenginlikleriyle bugunku anlayisi besleyebilecek bir insan sevgisiyle siir yazmaktadir. Siirleri hicbir zaman didaktik olmamistir; soylev cekmez, insan manzaralari verir, halk albumune fotograflar toplar, gercegi tesbit eden ufak ufak ve sayisiz tutanaklar duzenler. Yine de son siralarda tarihle fazla ilgilenisi, fikrin onemini arttirmistir misralarinda."
(Cemal Sureya, 1976)
Ahmet Necdet,
Modern Turk Siiri
Yonelimler, Tanikliklar, Örnekler
Broy Yayinevi, Ekim 1993.




TONGUÇ BABA - ÖNER YAĞCI


 
 
 
 

29 Nisan 2014 Salı

Köy enstitüleri-AKLI HAKİM KILMANIN YOLU


Köy enstitüleri…
AKLI HAKİM KILMANIN YOLU…
17 Nisan 2014
Yıl 1926: Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati. 4 Köy Muallim Okulu açılıyor.
Yıl 1936: Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan. Eğitmen Kursları’nın açılışı… Köy Muallim Okullarının ihyası
Yıl 1940: Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel. 17 Nisan Köy Enstitülerinin kuruluşu.
Yıl 1941: köylerde çalışacak sağlık memuru ve ebelerin bu okullarda yetiştirilmelerine karar verilmesi…
Yıl 1935: 16 milyon nüfusumuzun 12 milyonu köylerde yaşıyor.
İlkel bir şekilde tarımla uğraşıyor.
Köy ve toprak ağaların emrinde, onlara bağımlı şekilde yaşamlarını sürdürüyorlar.
40 bin köyün 35 000 inde okul ve öğretmen yok.
1 700 000 çocuktan sadece 300 000 i okula gidebiliyordu. Bunlardan sadece binde biri bir üst kademedeki okullara devam edebiliyor..
Yüzde olarak, erkeklerin % 76.7 si, kadınların % 91.8’i okur yazar değildi.
Öğretmenlerin %78’i kentlerde. % 22 si de okulu olan 4-5 bin köyde. çalışmakta.
(%80 nüfusa öğretmenlerin %22, %20’lik 4 milyon nüfusa, öğretmenlerin %80’i…)
Şehirlere alışkın olan öğretmenler, uyum sağlayamama nedeniyle köylere gitmiyor.
Çünkü mevcut öğretmenlerin tamamı şehir kökenli. İlkel de olsa, üretim araçları ağaların elinde.. Köye, çiftliğe, mezraya doktor , hemşire, ebe gitmez...
Hastalar, üfürükçülerin, nuskacıların, ermişler gözü ile bakılan kişilerin eline bırakılmış...
Ülkenin bu durumu, Atatürk ilke ve inkilaplarına, Cumhuriyetin halkçılık felsefesine aykırıydı. Yurtseverler vardı o zaman işbaşında…sorunlara, bireysel çıkarsız çare arayan… Zamanın MEB Saffet Arıkan ve İsmail Tonguç’un uğraş ve 3 yıllık denemeleri sonunda Köy Enstitüleri kuruldu
*** Ne var ki; ta kuruluşunda belirgindi ilk kötü niyet. Uzun ömürlü parlayamayacaktı bu aydınlanmanın ışığı.. Parlamentonın yapısı açıkça koyuyordu bunu ortaya.
426 milletvekili vardı parlamentoda. 178’i katılmadı o günkü oturuma.
Kalan 278’le (katılanların oybirliği) geçti kanun. Bayar ve Menderes de dahildi oylamaya katılmayanlara…
Fazla uzun sürmedi zaten, oylamaya katılmayan 178’lerin istifaları ile DP’nin kuruluşu.
Kitaptı Köy Enstitüleri.. Işıktı. Bilinçti. Özgürlüktü. Hakça bölüşümdü. Emekti. Özgüvendi.
Kalkınmanın özüydü… Hedefi çağdaç uygarlığa ulaşmaktı, çalışmakla… üretmekle
Rehberi bilimdi…Fendi. Yaparak ve üreterek öğrenmekti… öğretmekti.
Kitap, mermi gibidir demişti İsmet İnönü. Kitabın gücünü ortaya koyan bir ifadesiydi bu…
İşte bu güçten korkan yarasalar yıktı Köy Enstitülerini, ellerine geçirdikleri ilk fırsatta!..
“Biz ulusal varlığın temeliyiz köküyüz;
Biz yurdun öz sahibi efendisi köylüyüz’”den korktular…
“Milletin her kazancı, milletin kesesine”den korktular.
“Yetişen gençler, babalarına benzemiyordu. Ağalık ve aşiret düzenine karşı baş kaldırıyorlardı. Şeyh ve şıhların eteklerini öpmüyorlar, ağaların önünde baş eğmiyorlardı. Bilime önem veriyorlar, ağalık sistemini ve köylünün fakirliğini sorguluyorlardı. Hak hukuk aramaya başlıyorlardı. Atatürk İlke ve devrimlerini, düşüncelerini en üst seviyede tutmaya başlıyorlardı. Bu gençlerin çoğalması, Birçok insanın menfaatlarına dokunacağı kaçınılmazdı.
*Büyük toprak ağası, Eskişehir Milletvekili Abidin Fotuoğlu, bir konuşmasında, henüz mezun dahi vermeyen Köy Enstitüler için 1943 de, “Bunlar yetiştiklerinde bizim kafamızı keserler” demişti. Yetiştiler ama kafa da kesmediler.* Köy Enstitüleri;17 Nisan 1940’ta “iyi niyetlerle” kuruldu, 1950 seçimlerinde iktidara gelen Demokrat Parti, tarafından 27 Ocak 1954 de (tamamen ve fiilen) “kötü niyetle” yıkıldı. Bu darbe; Türk Milli Eğitiminin aldığı ilk büyük darbedir. İkinci büyük darbeyi de 4+4+4 ihanet yasası ile almıştır.
Köy Enstitülerinde toplam olarak 17342 öğretmen yetişmiştir. Bunların 1398 i bayan 15943 ü erkektir. Yine bu okullarda 7300 sağlık memuru, 8756 eğitmen yetişmiştir. Bu gün aramızda ancak kelaynak nüfusuyla kıyaslanabilecek kadar kalmış olan o aydınlanma neferlerinin ellerinden öpüyoruz.
Ne mi olurdu Köy Enstitüleri kapatılmasaydı!?... Köyden kente göçler olmazdı… Yoksulluk ve yolsuzluk olmazdı….Okumayan çocuk kalmazdı… Doğu batı ayrımı kalmazdı Anadoluda… Ayrılıkçı aymazlar türemezdi…Çorak toprak kalmazdı… Kadın cinayetleri olmazdı… Çocuk gelinler olmazdı… Saman ithal etme soytarılığını yaşamazdı bu ülke… Ordusu üzerinde operasyon yapma cesaretini bulamazdı hiç kimse… Askerinin başına çuval geçirilme rezaleti yaşanmazdı… Ayakkabı kutularıyla “yeşiller geldi” haberleri ulaştırılmazdı arsızlara… Ne idüğü belirsizler, hırsızlıklarına rağmen, kişilik haklarının zedelendiği iddiası ile davalar açamazlardı… %50’şerlik iki dilim olmazdı bu ülke!.. Seçim şaibeleri ile çalkalanmazdı ülke, her seçim sonrası…
Ağızlar bu denli kirlenmezdi… Arlanma, utanma olurdu siyasetin özünde. Hesap verebilirlik erdem sayılırdı siyasette!... Olmayan demokrasi, “ileri” adıyla yutturulmaya kalkılmazdı… Hukuk olurdu hukuk!.. Hırsıza hakim seçme hakkı tanınıp da terazisi kabaktan, dirhemi b.ktan olmazdı hukukun.
Ne peşkeş olurdu… ne de özelleştirme adı altında yaşanan kepazelikler…”Milletin her kazancı, milletin kesesine” tam buydu işte!... Heykeller ucube olmazdı, öfke hitabette sanat diye yutturulmazdı… Sokaklara salmak için dolu dolu %50 “dindar-kindar” ehli erzak torbalarıyla beslenmezdi…
“Çalıyo-çalışıyo” zihniyetinin hakimiyeti, ülke üzerine bir kabus gibi çökemezdi…Bir hediyeyi beyan etmediği için “gavur ellerinde” istifa eden erk sahiplerini bizlerde ülkemizde görür olurduk; şayet Köy Enstitüleri kapatılmasaydı!...
Kısaca, onur-şeref-dürüstlük adına; her ne var etmekteyse demokrasinin gereklerini, eksiksiz tamam olurdu erdem. Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmış mutsuzlukları aşmış, sevgi ve saygının hakimiyetinde gerçek demokrasinin özlemini çekmeyen, kula kulluğu yenmiş bir ülke olurduk!..
Adam olurduk!...
Mehmet Halil Arık
Emekli eğitimci – DENİZLİ
mehmethalilarik@gmail.com
(MEHMET ÇEVİK - Facebook “ÖZGÜR SARAYKÖYLÜLER” Gurup sayfasından alınmıştır.)