24 Temmuz 2014 Perşembe

1940-1950'li Yıllara Ait Köy Enstitüsü ve Bazı Diğer Kurumların Belgesel Nitelikteki Diplama Örnekleri






Sevgili Öğretmenimizin dosyaları arasından edindiğimiz ve bir dönemin eğitim ve toplumsal yaşamı açısından kurumsal nitelikteki  bu belgeleri, özelliklerini de düşünerek dostlarla paylaşmak istedim. 

Hüseyin Girgin öğretmenimizin dost ve yakınları ile sevgili öğrencilerine armağan olsun. 
Dostluk ve esenlik dileklerimle.

15 Temmuz 2014 Salı

DÜNYANIN BÜTÜN ÇİÇEKLERİ - Ceyhun Atuf KANSU






DÜNYANIN BÜTÜN ÇİÇEKLERİ - Ceyhun Atuf KANSU



"Bana çiçek getirin, dünyanın bütün çiçeklerini buraya getirin."  --- Köy öğretmeni Şefik Sınıg'in son sözleri.
* * * * * * * * * * * * * * * * * * *
Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum
Bütün çiçeklerini getirin buraya,
Öğrencilerimi getirin, getirin buraya,
Kaya diplerinde açmış çiğdemlere benzer
Bütün köy çocuklarını getirin buraya,
Son bir ders vereceğim onlara,
Son şarkımı söyleyeceğim,
Getirin, getirin...ve sonra öleceğim.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Kir ve dağ çiçeklerini istiyorum,
Kaderleri bana benzeyen,
Yalnızlıkta açarlar, kimse bilmez onları
Geniş ovalarda kaybolur kokuları...
Yurdumun sevgili ve adsız çiçekleri
Hepinizi, hepinizi istiyorum, gelin görün beni,
Toprağı nasıl örterseniz öylece örtün beni.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Afyon ovasında açan haşhaş çiçeklerini
Bacımın suladığı fesleğenleri,
Koy çiçeklerinin hepsini, hepsini,
Avluların pembe entarili hatmisini,
Çoban yastığını, peygamber çiçeğini de unutmayın,
Aman Isparta güllerini de unutmayın
Hepsini, hepsini bir anda koklamak istiyorum.
Getirin, dünyanın bütün çiçeklerini istiyorum.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Ben köy öğretmeniyim, bir bahçıvanım,
Ben bir bahçe suluyordum, gönlümden,
Kimse bilmez, kimse anlamaz dilimden,
Ne güller fışkırır çilelerimden,
Kandır, hayattır, emektir benim güllerim,
Korkmadım, korkmuyorum ölümden,
Siz çiçek getirin yalnız, çiçek getirin.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Baharda Polatlı kırlarında açan,
Güz geldi mi Kop dağına göçen,
Yörükler yaylasında Toroslarda eğleşen,
Muş ovasından, Ağrı eteğinden,
Gücenmesin bütün yurt bahçelerinden
Çiçek getirin, çiçek getirin, örtün beni,
Eğin türkülerinin içine gömün beni.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
En güzellerini saymadım çiçeklerin,
Çocukları, öğrencileri istiyorum.
Yalnız ve çileli hayatimin çiçeklerini,
Köy okullarında açan, gizli ve sessiz,
O bakımsız, ama kokusu essiz çiçek.
Kimse bilmeyecek, seni beni kimse bilmeyecek,
Seni beni yalnızlık örtecek, yalnızlık örtecek.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Ben mezarsız yaşamayı diliyorum,
Ölmemek istiyorum, yasamak istiyorum,
Yetiştirdiğim bahçe yarıda kalmasın,
Tarumar olmasın istiyorum, perişan olmasın,
Beni bilse bilse çiçekler bilir, dostlarım,
Niçin yaşadığımı ben onlara söyledim,
Çiçeklerde açar benim gizli arzularım.

Dünyanın bütün çiçeklerini diyorum,
Okulun duvarı çöktü altında kaldım,
Ama ben dünya üstündeyim, toprakta,
Yaz kış bir şey söyleyen toprakta,
Çile çektim, yalnız kaldım, ama yasadım,
Yurdumun çiçeklenmesi için daima yaşadım,
Bilir bunu bahçeler, kayalar, köyler bilir.
Simdi sustum, örtün beni, yatırın buraya,

Dünyanın bütün çiçeklerini getirin buraya.



Kaynak: http://yunus.hacettepe.edu.tr/~sadi/dizeler/ceyhun-atuf-kansu.html
* * * * * * * * * * * * * * * * * * *
CEYHUN ATUF KANSU (1919-1978)
Istanbul'da dogdu. Istanbul Universitesi Tip Fakultesi'ni bitirdi.
Uzun yillar cocuk hekimi olarak hizmet verdi. 1978'de Ankara'da öldü.

Siir Kitaplari:

  • Cocuklar Gemisi (1946), Yanik Hava (1951), Haziran Defteri (1955),
  • Yurdumdan (1960), Bagimsizlik Gulu (1965), Sakarya Meydan Savasi (1970),
  • Bugday, Kadin, Gul ve Gokyuzu (1970), Tum Siirleri (Hazirlayan: Vecihi Timuroglu, 1978).
"Ceyhun Atuf Kansu, bastan itibaren ülkücüdür... O, hayatin zenginlikleriyle bugunku anlayisi besleyebilecek bir insan sevgisiyle siir yazmaktadir. Siirleri hicbir zaman didaktik olmamistir; soylev cekmez, insan manzaralari verir, halk albumune fotograflar toplar, gercegi tesbit eden ufak ufak ve sayisiz tutanaklar duzenler. Yine de son siralarda tarihle fazla ilgilenisi, fikrin onemini arttirmistir misralarinda."
(Cemal Sureya, 1976)
Ahmet Necdet,
Modern Turk Siiri
Yonelimler, Tanikliklar, Örnekler
Broy Yayinevi, Ekim 1993.




TONGUÇ BABA - ÖNER YAĞCI


 
 
 
 

29 Nisan 2014 Salı

Köy enstitüleri-AKLI HAKİM KILMANIN YOLU


Köy enstitüleri…
AKLI HAKİM KILMANIN YOLU…
17 Nisan 2014
Yıl 1926: Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati. 4 Köy Muallim Okulu açılıyor.
Yıl 1936: Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan. Eğitmen Kursları’nın açılışı… Köy Muallim Okullarının ihyası
Yıl 1940: Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel. 17 Nisan Köy Enstitülerinin kuruluşu.
Yıl 1941: köylerde çalışacak sağlık memuru ve ebelerin bu okullarda yetiştirilmelerine karar verilmesi…
Yıl 1935: 16 milyon nüfusumuzun 12 milyonu köylerde yaşıyor.
İlkel bir şekilde tarımla uğraşıyor.
Köy ve toprak ağaların emrinde, onlara bağımlı şekilde yaşamlarını sürdürüyorlar.
40 bin köyün 35 000 inde okul ve öğretmen yok.
1 700 000 çocuktan sadece 300 000 i okula gidebiliyordu. Bunlardan sadece binde biri bir üst kademedeki okullara devam edebiliyor..
Yüzde olarak, erkeklerin % 76.7 si, kadınların % 91.8’i okur yazar değildi.
Öğretmenlerin %78’i kentlerde. % 22 si de okulu olan 4-5 bin köyde. çalışmakta.
(%80 nüfusa öğretmenlerin %22, %20’lik 4 milyon nüfusa, öğretmenlerin %80’i…)
Şehirlere alışkın olan öğretmenler, uyum sağlayamama nedeniyle köylere gitmiyor.
Çünkü mevcut öğretmenlerin tamamı şehir kökenli. İlkel de olsa, üretim araçları ağaların elinde.. Köye, çiftliğe, mezraya doktor , hemşire, ebe gitmez...
Hastalar, üfürükçülerin, nuskacıların, ermişler gözü ile bakılan kişilerin eline bırakılmış...
Ülkenin bu durumu, Atatürk ilke ve inkilaplarına, Cumhuriyetin halkçılık felsefesine aykırıydı. Yurtseverler vardı o zaman işbaşında…sorunlara, bireysel çıkarsız çare arayan… Zamanın MEB Saffet Arıkan ve İsmail Tonguç’un uğraş ve 3 yıllık denemeleri sonunda Köy Enstitüleri kuruldu
*** Ne var ki; ta kuruluşunda belirgindi ilk kötü niyet. Uzun ömürlü parlayamayacaktı bu aydınlanmanın ışığı.. Parlamentonın yapısı açıkça koyuyordu bunu ortaya.
426 milletvekili vardı parlamentoda. 178’i katılmadı o günkü oturuma.
Kalan 278’le (katılanların oybirliği) geçti kanun. Bayar ve Menderes de dahildi oylamaya katılmayanlara…
Fazla uzun sürmedi zaten, oylamaya katılmayan 178’lerin istifaları ile DP’nin kuruluşu.
Kitaptı Köy Enstitüleri.. Işıktı. Bilinçti. Özgürlüktü. Hakça bölüşümdü. Emekti. Özgüvendi.
Kalkınmanın özüydü… Hedefi çağdaç uygarlığa ulaşmaktı, çalışmakla… üretmekle
Rehberi bilimdi…Fendi. Yaparak ve üreterek öğrenmekti… öğretmekti.
Kitap, mermi gibidir demişti İsmet İnönü. Kitabın gücünü ortaya koyan bir ifadesiydi bu…
İşte bu güçten korkan yarasalar yıktı Köy Enstitülerini, ellerine geçirdikleri ilk fırsatta!..
“Biz ulusal varlığın temeliyiz köküyüz;
Biz yurdun öz sahibi efendisi köylüyüz’”den korktular…
“Milletin her kazancı, milletin kesesine”den korktular.
“Yetişen gençler, babalarına benzemiyordu. Ağalık ve aşiret düzenine karşı baş kaldırıyorlardı. Şeyh ve şıhların eteklerini öpmüyorlar, ağaların önünde baş eğmiyorlardı. Bilime önem veriyorlar, ağalık sistemini ve köylünün fakirliğini sorguluyorlardı. Hak hukuk aramaya başlıyorlardı. Atatürk İlke ve devrimlerini, düşüncelerini en üst seviyede tutmaya başlıyorlardı. Bu gençlerin çoğalması, Birçok insanın menfaatlarına dokunacağı kaçınılmazdı.
*Büyük toprak ağası, Eskişehir Milletvekili Abidin Fotuoğlu, bir konuşmasında, henüz mezun dahi vermeyen Köy Enstitüler için 1943 de, “Bunlar yetiştiklerinde bizim kafamızı keserler” demişti. Yetiştiler ama kafa da kesmediler.* Köy Enstitüleri;17 Nisan 1940’ta “iyi niyetlerle” kuruldu, 1950 seçimlerinde iktidara gelen Demokrat Parti, tarafından 27 Ocak 1954 de (tamamen ve fiilen) “kötü niyetle” yıkıldı. Bu darbe; Türk Milli Eğitiminin aldığı ilk büyük darbedir. İkinci büyük darbeyi de 4+4+4 ihanet yasası ile almıştır.
Köy Enstitülerinde toplam olarak 17342 öğretmen yetişmiştir. Bunların 1398 i bayan 15943 ü erkektir. Yine bu okullarda 7300 sağlık memuru, 8756 eğitmen yetişmiştir. Bu gün aramızda ancak kelaynak nüfusuyla kıyaslanabilecek kadar kalmış olan o aydınlanma neferlerinin ellerinden öpüyoruz.
Ne mi olurdu Köy Enstitüleri kapatılmasaydı!?... Köyden kente göçler olmazdı… Yoksulluk ve yolsuzluk olmazdı….Okumayan çocuk kalmazdı… Doğu batı ayrımı kalmazdı Anadoluda… Ayrılıkçı aymazlar türemezdi…Çorak toprak kalmazdı… Kadın cinayetleri olmazdı… Çocuk gelinler olmazdı… Saman ithal etme soytarılığını yaşamazdı bu ülke… Ordusu üzerinde operasyon yapma cesaretini bulamazdı hiç kimse… Askerinin başına çuval geçirilme rezaleti yaşanmazdı… Ayakkabı kutularıyla “yeşiller geldi” haberleri ulaştırılmazdı arsızlara… Ne idüğü belirsizler, hırsızlıklarına rağmen, kişilik haklarının zedelendiği iddiası ile davalar açamazlardı… %50’şerlik iki dilim olmazdı bu ülke!.. Seçim şaibeleri ile çalkalanmazdı ülke, her seçim sonrası…
Ağızlar bu denli kirlenmezdi… Arlanma, utanma olurdu siyasetin özünde. Hesap verebilirlik erdem sayılırdı siyasette!... Olmayan demokrasi, “ileri” adıyla yutturulmaya kalkılmazdı… Hukuk olurdu hukuk!.. Hırsıza hakim seçme hakkı tanınıp da terazisi kabaktan, dirhemi b.ktan olmazdı hukukun.
Ne peşkeş olurdu… ne de özelleştirme adı altında yaşanan kepazelikler…”Milletin her kazancı, milletin kesesine” tam buydu işte!... Heykeller ucube olmazdı, öfke hitabette sanat diye yutturulmazdı… Sokaklara salmak için dolu dolu %50 “dindar-kindar” ehli erzak torbalarıyla beslenmezdi…
“Çalıyo-çalışıyo” zihniyetinin hakimiyeti, ülke üzerine bir kabus gibi çökemezdi…Bir hediyeyi beyan etmediği için “gavur ellerinde” istifa eden erk sahiplerini bizlerde ülkemizde görür olurduk; şayet Köy Enstitüleri kapatılmasaydı!...
Kısaca, onur-şeref-dürüstlük adına; her ne var etmekteyse demokrasinin gereklerini, eksiksiz tamam olurdu erdem. Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmış mutsuzlukları aşmış, sevgi ve saygının hakimiyetinde gerçek demokrasinin özlemini çekmeyen, kula kulluğu yenmiş bir ülke olurduk!..
Adam olurduk!...
Mehmet Halil Arık
Emekli eğitimci – DENİZLİ
mehmethalilarik@gmail.com
(MEHMET ÇEVİK - Facebook “ÖZGÜR SARAYKÖYLÜLER” Gurup sayfasından alınmıştır.)


27 Şubat 2014 Perşembe

Hasan Ali YÜCEL’ i ölümünün 51. yılında, rahmetle ve minnetle anıyoruz

Hasan Ali YÜCEL’ i ölümünün 51. yılında, rahmetle ve minnetle anıyoruz. Işıklar içinde yatsın.

"... kafası kadar gönlü de zengin insandı. Okurdu ve yazardı. Düşünürdü ve duyardı. Doğuyu da tatmıştı, batıyı da. Çağının ünlü bir güzeline yazdığı, "Sen bezmimize geldiğin akşam neler olmaz?..." şarkısı onundur.

Yücel'in politika hayatı, Millî Eğitim Bakanı'yla başarılar içinde geçmiştir. Karanlık topraklarımızın ilk fecri Köy Enstitüleri, köy okulları, kız sanat enstitüleri, bir kitaplık dolusu klasikler tercümesi, opera, İnönü Ansiklopedisi... Bırakınız tümünü, bir tanesi bir insanı bahtiyar etmeye yetmez mi?

Ona komünist dediler. Neden mi?.. Bu aydınlar çorağında kaybedecek tek insanımız olmadığını bildiği ve her değerin üstüne titrediği için. Ne oldu?.. Onun kaybetmek istemediği değerlerin hepsini başka milletler kazandılar: Şimdi, kimi Fransız üniversitesinde profesör, kimi Amerika'da!..
O yabancı ve bayındır ülkelerde Millî Eğitim Bakanları hep vatan haini midirler?
Bana sorarsanız demokrasimizin en büyük kurbanı Hasan Âli Yücel'dir. Geriliğe verdiğimiz bütün kurbanlar ondan sonra gelir. Hiç unutmam. Sayın Avni Başman'a DP'nin ilk Maarif Vekili (Millî Eğitim Bakanı) olduğu günlerde sormuştum:

− En başarılı Millî Eğitim Bakanımız kimdir? Düşünmeden cevap vermişti:

− Yücel!

İşte bu Yücel'i bir gün, kendi partisi, kendi gazetesinin, Ulus'un sayfalarından bile kovdu!
O kırılmış kalbin, ansızın duruşuna değil, bu kadar dayanışına şaşmalıyız."

Bir Varmış Bir Yokmuş - Portreler, Yusuf Ziya Ortaç

* * * * * * * * * * * * * * * * *
Kaynak: Tarih Tarih

ZEYTİNİN TERİ - KÖY ENSTİTÜLÜ BİR ÖĞTERETMENİN YAPTIKLARI

ZEYTİNİN TERİ

Arabamız su kaynatmasa durmayacaktık, o sıcak yaz günü Balıkesir'in
Savaştepe ilçesinde. Yola çıkmadan önce arabaya bakım yaptırmış, hararet
sorunu olduğunu söylememe rağmen arıza bulamamışlardı. Dağda su
kaynattıktan sonra motorun soğumasını bekleyip ancak Savaştepe'ye
kadar gidebilmiştik.

Birlikte yolculuk ettiğim eşim ve kızımın da canı sıkkındı. Günlerden
pazardı ve her yer tatildi. Sanayi sitesinde arabaya baktıracak
birilerini aradık, bulamadık. Can sıkıntısı ve çaresizlik içinde
söylenirken tamirci aradığımızı duyan birileri aracılığıyla tanıştık;Hüseyin amcayla.

Elinde küçük bir alet çantası vardı. Yardımcı olmak istediğini
söyledi.

Motora yaklaştı, sesini dinledi. Kontağı kapatıp tekrar açtı. Hiçbir yere
dokunmadan uzun uzun motoru ve çalışmasını izledi. "motorun soğutma
sisteminde sorun görmediğinden" söz etti. Bir süre daha bakındı.
Sonra"buldum galiba" diye haykırdı.
"Her şey normal görünüyor ve su kaynatıyor ise araba su eksiltiyor
demektir. Muhtemelen kalorifer peteği delinmiş, su kaçırıyordur. O
takdirde döşemelerin ıslak olmalı" dedi. Gerçekten de onca uzmanın
çalıştığı servisin bulamadığı sorunu kısa sürede görmüştü.
Arabanın kalorifer sistemi su kaçırıyor eksilen soğutma suyu yüzünden
araba hararet yapıyordu. Kalorifer sistemini devre dışı bırakıp geçici
bile olsa su kaçağını önleyip sorunu çözdü, Hüseyin amca.
Teşekkür edip borcumu sordum. Arabanın camındaki tıp armasını
gösterdi;
- Doktor musun?
- Evet.
- Bizim hanımın yıllardır geçmeyen ağrıları var. Gelip bakarsan
ödeşiriz. Ben de hanıma doktor götürmüş, gönlünü almış olurum. Hem de
çayımızı içer soluklanırsınız.
Hep beraber, Hüseyin amcanın evine gittik. Tek katlı bahçeli şirin bir evdi.

Hanımının şikayetlerini dinleyip, muayene ettim. Çoğu yaşlılığa ve
menopoza bağlı yakınmaları için tavsiyelerde bulunup iki de ilaç yazdım.
Kadıncağızın yüzü güldü. Teşekkür etti. Çay hazırlamak için izin istedi.

Bu arada ilkokul çağındaki kızım boş durmuyor odaları karıştırıyordu. Bir
şey kırıp dökmesin diye yanına gittiğimde evin bir odasının
duvarlarının kitapla dolu olduğunu gördüm. Şaşkınlığım daha da
artmıştı.
Muhabbet ilerleyince, tamirci sandığım Hüseyin amcanın gerçekte emekli
ilkokul öğretmeni olduğunu 39 yıl devlet hizmetinde Ege'nin köyleri nde
çalışıp emekli olduktan sonra Savaştepe'ye yerleştiğini anlattı.
Çocuklarının okuyup büyük şehre gittiğini burada hanımıyla baş başa
yaşadığından dem vurdu.
- Neden buraya yerleştin?
- Ben okumayı, yazmayı, hayatı burada öğrendim. Sizler bilmezsiniz,
unutuldu gitti. Ben Savaştepe köy enstitüsünün ilk mezunlarındanı m. Hasan
Ali Yücel maarif vekili iken ilk köy enstitüsü burada açıldı. Burada
öğrendim ben hayatı, bir şeyler öğretmenin nasıl mutluluk
verdiğini.
Ayrılamadım buralardan.

- Peki bu tamircilik işi nereden çıktı?

- Dedim ya, bilmezsiniz sizler, köy enstitüsü mezunu olmanın ne demek
olduğunu? O zamanın okulları sanırsınız. Halbuki orada bu toprağın
çocuklarına okuma yazmanın yanı sıra çiftçiliği, hayvancılığı, inşaat
yapmayı, yemek yapmayı, bozulanları tamir etmeyi, örgü örmeyi hatta az
buçuk hekimlik yapmayı bile öğret tiler. Hayatı öğrendik ve öğretmen olup
hayatı öğrettik çocuklara.

- Yani elinizden çok iş geliyor.

- Köy enstitülerinde bilmeyi, öğrenmeyi, düşünmeyi soru sormayı,aklını
kullanmayı öğretiyorlardı. Zaten bu yüzden yaşatmadılar ya...

Bu arada çaylar geldi. Çayın yanında ekmek peynir ve zeytinden oluşan
kahvaltı da hazırlamıştı Hüseyin amcanın hanımı. Emekli olduktan sonra
zeytinciliğe başladığını sofradaki zeytinin de kendi ürünleri olduğundan
söz etti.

- Zeytinin hikmetini bilir misin? Meyveleri ile karnımızı doyurmuş, yağını
çıkarmışsız. Kandillerde yakıp aydınlanmışız, odunu ile
ısınmışız.
Giderek ona benzemişiz.

- Nasıl yani?

- İnsan da doğanın meyvesi değil mi?

Sofradaki zeytin çanağından aldığı zeytini ışığa doğru tutup;

- Doğup büyüdüğünde zeytin tanesi gibi acı, yeşil bir meyve insan.

Çoğunu sıkıp yağını çıkarıp posasını da sabun yapıyoruz. Yani heba olup
gidiyor. Bir kısmını sofralık ayırıyor selede tuza yatırıp acı suyunu
atmasını buruşup bu hale gelmesini sağlıyoruz. Veya salamura yapıp
olduğundan daha şişkin gösterişli hale getiriyoruz. İnsanlara da
böyle yapmıyor muyuz? Okullarda okutup okutup hayata hazırladığımızı
sanıyor ya şişiriyor ya da buruşturup atıyoruz insanları.

"Sizin köy enstitülerinde yaptığınız da böyle bir şey değil miydi" diye
soracak oldum. Hanımına baktı gülüştüler.

- Hurma zeytini bilir misin?

- Bilmem. Hiç duymadım.

- Egenin bazı yerlerinde olur. Ağaç aynı ağaçtır ama her yıl kasım ayı
sonu gibi denizden karaya esen rüzgar ile zeytin ağaçlarına bir mantar
bulaşır. Bu mantar zeytinin terini giderir, acısını dalında alır.
Dalında olgunlaşır zeytinler. Toplandığınd a yemeğe hazırdır
anlayacağın.

- Eeee.

- Köy enstitüleri de böyleydi. Dalında olgunlaşan zeytinler gibi
insanları oldukları yerde yetiştirmeye, onların bilgilerini de diğer
insanlara bulaştırmayı amaçlamıştı. Doğup büyüdüğü ortamda
olgunlaştırıyorlardı, insanı. Hayata hazırlıyorlardı .

Sustuğumu görünce. Hanımından boşalan bardakları doldurmasını rica etti.

"işte bu yüzden, öğrendiklerimin zekatını vermek, zeytinin terini
hatırlatmak için buradayım, doktorcum, unutulsun istemiyorum" dedi.
Kitaplığından çıkardığı iki kitabı kızıma hediye etti. Vedalaştık.
Arkamızdan bir tas su döküp, uğurladılar.

Dr. Mehmet Uhri
>
> Not: Bu yazı, emekli öğretmen Hüseyin Kocakülah ve köy enstitülerine emek
> verenlerin anısına ithaf olunmuştur.