23 Nisan 2021 Cuma

Köy Enstitüleri’nin kuruluşunun 81. Yıldönümü: Doğru eğitimin bereketi, Yarım kalan rüyalar


HATİCE ARAY / aydınlık.com.tr - Özgürlük Meydanı

Bugün Köy Enstitüleri’nin kuruluşunun 81. Yıldönümü: Doğru eğitimin bereketi / 17 Nisan 2021 Köy Enstitüleri’nin kuruluşunun 81. Yıldönümü - Yarım kalan rüyalar

Köy enstitülerinin dokunduğu ailelerin doğum günü 17 Nisan. Açıldıkları her yeri doğrudan doğruya ekonomik, sosyal ve kültürel yönden etkileyen köy enstitülerinin öğrencileri, köylüyü de okula katıyorlardı. / 1950’den itibaren enstitüler her taraftan bombardıman edildikleri bir zamanda Sağlık Bakanlığı’ndan tanınmış bir kişi “Halk sağlığına en büyük hizmeti yapanın Sağlık Bakanlığı değil Köy Enstitüleri olduğu”nu yayınla ifade etmişdi. (Fay Kirby, S: 238-239-240)

* * * * * * * * * * * * *

Her Köy Enstitülü öğretmenin doğum günü olarak kutladığı gündür 17 Nisan… Annem ile babam öyle kutlardı. Bizim evde her 17 Nisan coşku doluydu, hepimizin doğum günüydü…

Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Atatürk, Kurtuluş Savaşı sürerken 16-21 Temmuz 1921’de Ankara’da Türkiye Milli Eğitimi işlevinin bir programını hazırlamak amacıyla yapılan ilk genel toplantıya katılmış Maarif Kongresini açmıştır. Savaş sürerken bile milli eğitime önem vermiştir. 27 Ekim 1922’de Büyük Zaferi kutlamak üzere İstanbul’dan Bursa’ya gelen kalabalık bir öğretmenler grubu ile Bursa’nın öğretmenlerine Şark Tiyatrosu’nda gece toplantısında şöyle sesleniyordu: “Maarif programımızın, maarif siyasetimizin temel taşı cehaletin giderilmesidir. Bu giderilmedikçe yerimizdeyiz… Yerinde duran şey ise geriye gidiyor demektir. Bir taraftan genel olan cehli gidermeye çalışmakla beraber diğer taraftan sosyal yapısı doğrudan işe dayalı, uygulamalı, etkili ve yararlı kuşaklar yetiştirmek gerekir…”

Hanımlar, Beyler! İtiraf edelim ki biz üç buçuk sene öncesine kadar cemaat halinde yaşıyorduk. Bizi istedikleri gibi idare ediyorlardı. Dünya bizi, temsil edenlere göre tanıyordu. Üç buçuk senedir tamamen millet olarak yaşıyoruz. Bunun gerçek kanıtı Hükümet biçimimiz ve nitelikli Hükümetimizdi ki onu Büyük Millet Meclisi diye ilan etti…” (Atatürk’ün söylev ve Demeçleri C: II, S: 48-49)

Atatürk böyle diyor; cehaletten doğru bir eğitimle kurtulacağımıza inanıyordu.

Büyük Atatürk, eğitime, yüzyıllardır göz ardı edilen, her şeyden mahrum bırakılan köylerden başlanmasını istiyordu. Kırk bin köyümüzün otuz beş bininde okul yoktu… Nüfusun yüzde sekseni köylerde yaşıyordu. Köylüler bir paraya bir de askere muhtaç olunduğunda akla geliyordu. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte artık hep gündemdeydi köylüler ve köy çocukları…

Bu konuda birçok çalışmalar yapılıyor birçok yollar deneniyordu. 1929-1933 yıllarında Gazi Eğitim Enstitüsü’nde etkin görevlerde bulunan ve köy enstitülerinin kuramcısı olan İsmail Hakkı Tonguç’un 1935 yılında Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan tarafından İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne getirilmesiyle eğitimde yeni bir dönem başlıyordu.

Atatürk’ün önderliğinde 1937 yılında başlayan çalışmalara önce “Eğitmen Kursları” ve “Köy Öğretmen Okulları” nın açılmasıyla geçildi. Köy Öğretmen okullarının ilki 1 Ekim 1937’de Eskişehir Çifteler’de açılmış, onu 30 Ekim 1937’de İzmir Kızılçullu izlemiştir. Bu çalışmalardan da anlaşıldığı gibi köy enstitülerinin temelinde Köy Eğitmen Kursları yatmaktadır. İzmir ve İstanbul’da Felsefe öğretmenliği, müfettişlik yapan Hasan Ali Yücel 1933-1935 yılları arasında Ortaöğretim Genel Müdürlüğü görevlerinde bulundu. 1935 yılında yapılan seçimlerde İzmir Milletvekili seçilerek siyasete atılmıştı. 1938 yılında ise Milli Eğitim Bakanı olmuştu. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, köy enstitülerinin kuramcısı ve Kurucusu İsmail Hakkı Tonguç ile birlikte köy enstitülerinin kurulması çalışmalarını hızlandırdılar. Ardından 17 Nisan 1940 tarihinde 3803 sayılı Köy Enstitüleri yasası Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi. Yasanın kabul edilmesiyle yüzyıllardır göz ardı edilen köy çocuklarına okul ve eğitim yolu açıldı.

TIRNAKTAN TEPEYE

Böylece ‘eğitim sisteminin tepeden tırnağa iyileştirme değil, tırnaktan tepeye doğru kesin bir adımla işe başlama hedefi İsmail Hakkı Tonguç’a, İlköğretim Genel Müdürü olma olanağı verilince yaşama geçiyordu’. (Türkiye’de Köy Enstitüleri, Fay Kirby, S: 106)

1940 yılından itibaren yurdun çeşitli bölgelerinde laik ve karma eğitim yuvaları köy enstitüleri birer birer yükseliyor güneş gibi aydınlatıyorlardı bulundukları bölgeleri. Ancak dünyayı ikinci kez kana bulayan İkinci Dünya Savaşı yıllarıydı. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Batı Cephesi Komutanı olarak savaşın tüm acılarını yaşamış biri olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni savaşın dışında tutuyordu. Yurdu dört yıl süren Birinci Dünya savaşını yaşamış, İtilaf Devletleri tarafından işgale uğramış mütareke yıllarını yaşamıştı. Ardından Atatürk’ün önderliğinde üç buçuk yıla yakın Kurtuluş Savaşı vermişti. Savaşın getirdiği acılar, yoksunluk ve yokluklar sürüyordu. Millet yaralarını sarıyordu. Büyük kurtarıcımız Atatürk “Yurtta barış, dünyada barış”ı öğütlüyordu. Ancak mihver ve müttefik devletlerin kuşatması ve sıkıştırmaları altındaydık. Bütün baskılara karşı Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ülkesini savaş dışı bırakmayı başarmıştı. Ama savaşın getirdiği ekonomik sıkıntılarla yoksulluk rüzgarları yurdu etkisi altına almıştı. Bir kıtlık dönemi yaşanıyordu. Bütün bunlara rağmen savaşa katılmaktansa kıtlığa katlanmak evlatları yetim bırakmamak en doğru yoldu.

Artık Türkiye’de eğitim seferberliğine sıra gelmişti. Cehaletle savaşmak ve başa çıkmak zamanıydı. Çok fazla savaş yapmıştık. Şimdi eğitim; çağdaş uygarlık yolunda ilerleme zamanı olduğunu söylüyordu Cumhurbaşkanı İsmet İnönü. Ancak her olasılığa karşı birçok çiftçi ve emekçi yurt savunmasına alınmıştı. Milli Savunma Bakanlığı yiyecek maddeleri depoluyordu. Bu kıtlık döneminde her tarafta fiyatlar yükselmişti. Bu arada karaborsacılık doğmuştu. Ekmek karneye bağlanmıştı. Bu kıtlık döneminde köy enstitülerine de sınırlı ödenek kalıyordu. Kızlı erkekli çocuklar enstitülere koşuyorlardı. Herkes zorla değil, isteyerek gidiyordu. Öğrenciler her şeyin üstesinden gelmeye hazırdı. El birliği ile çalışıyorlar, emek ediyor, alınteri döküyor, üretiyorlar. Kendi okullarını yaptıkları gibi yeni yapılacak okullara gruplar halinde yardıma giderek enstitüler arası işbirliğinin en güzel örneğini veriyorlardı. Böylece İsmail Hakkı Tonguç’un “İş için iş içinde işle eğitim” ilkesi yaşama geçiyordu. Enstitü öğrencileri emeksiz üretim olmayacağı gibi alınteri dökülmeyen bir işin de değeri olmadığının farkına vararak yetişiyorlardı.

Her yıl köy enstitülerine gelen öğrenciler artıyor, kızlardaki artış enstitü müdürlerinin ve öğretmenlerin yüzlerini güldürüyordu. 1940 yılından 1944 yılına kadar tam 21 köy enstitüsü binası usta öğreticiler eşliğinde öğrencilerle birlikte yapılmıştı. Bunlardan biri de Erciş Köy Enstitüsü tarafından 1948 yılında Van’da yapılan enstitüydü. Toplumumuzun gereksinimlerine yanıt veren köy enstitüleri binalarının yerleri seçilirken de özellikle köy çocuklarına ulaşım kolaylıkları sağlamak için hem rahat hem güvenli hem de ekonomik olan demiryollarına yakın bölgeler seçilmiştir. Demiryolları Atatürk için de ayrı bir değer taşıyordu. 18 Şubat 1931’de Malatya’da şöyle diyordu: “Demiryolları, memleketin tüfenkten, toptan daha önemli bir güvenlik silahıdır. Demiryolları Türk Milleti’nin, refah ve medeniyet yollarıdır. Türkiye’de ekonomi hayatının yüksek gelişimleri ancak demiryolları ile olacaktır. Milletin saadeti, istiklali bu yollardan geçecektir.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C: II, S:301)

ÖĞRENCİLERLE KÖY HALKI EL ELE

Köy enstitüleri açıldıkları her yeri doğrudan doğruya ekonomik, sosyal ve kültürel yönden etkiliyorlardı. Tarlada, bahçede kızlı erkekli çalışıyorlardı. Erkek öğrenciler kireç yakıyorlar, kum eliyorlar, taş taşıyorlar, briket döküyorlar, temel kazıp temel atıyorlar, duvar örüp çatı yapıyorlar; birer karınca gibi çalışıyorlardı. Yaptıkları binalar yükseliyor; ektikleri tohumlar fışkırıyor, ağaçlar boy veriyordu. Yoktan var edip bulundukları yeri imrenilesi bir cennete çeviriyorlardı. Kız öğrenciler biçki-dikiş atölyelerinde öğretmenleri eşliğinde çarşaflar, nevresimler dikip okul gereksinimlerini karşılarken, erkek öğrencilerin güneşte çalışırken giydikleri şapkaları da dikiyorlardı. Dokuma iplerini kendileri boyuyor, dokumahanelerde kilimler dokuyorlar, örgüler örüyorlardı.

Dersler görüyor, dünya klasikleri okuyorlar, kendileri yazıp oyunlar hazırlıyorlardı. Ulusal bayramlarda köy halkını davet edip kendi yazdıkları oyunlarını hazırladıkları sahnelerde oynuyorlar; fener alayları düzenleyip köyün içinde meşalelerle yürüyor, bayram sevincini köy halkına yaşatıyorlar, köylüyü de okula katıyorlardı.

Bereketli olsun olmasın enstitü öğrencileri okullarının bulunduğu bölgenin toprağına hayat veriyorlardı: “Deniz kıyısına yakın yerde olan Trabzon Beşikdüzü Köy Enstitiüsü topraksızlıktan denize başvuruyor, deniz ürünlerinde gelişiyor, konservecilik tesisleri kuruyordu. Adapazarı Arifiye Köy Enstitüsü, yanı başında bulunan Sapanca Gölü’nde balıkçılık işine el atıyor, balıkçılık yörenin en önemli endüstrisi oluyordu. Onları gören köylüler de balıkçılığa başlıyordu. Kırklareli Kepirtepe Köy Enstitüsü, çok büyük güçlüklerle karşılaşıyor ancak üstesinden geliyordu. İçme suyu sağlayacak bir artezyen kuyusu açıyor, daha sonra Trakya bölgesinin bütün kurak yerlerinde artezyen kuyuları yükselmeye başlıyordu. Eskişehir Çifteler Köy Enstitüsü yorulmak bilmez bir çalışma ile neler başaracağını gösteren bir enstitü olmuş, ağaçlandırma işleri ile önemli bir gelir kaynağı sağlamıştı.” (Fay Kirby, Türkiye’de Köy Enstitüleri S: 276- 277)

Bereketli topraklar üzerinde kurulmuş olan Adana Düziçi Köy Enstitüsü’nde hem tahıl hem sebze ekimi yapılıyordu. İpek böcekçiliği yapıyorlar, küçükbaş hayvan besliyorlar, bol meyve ağaçları yetiştirirken çevrelerini de ağaçlandırıyorlardı. Demiryolu üzerinde enstitüye en yakın yer olan Yarbaşı’na herkesin yararlanabileceği bir tren durağı yaptırmayı da başarmışlardı.

İkinci Dünya Savaşı yıllarıydı. Malarya (sıtma), verem ve trahom gibi hastalıklar çok yaygındı. Bu hastalıklar karşısında enstitülere doktor bulmak da zordu, bulunan doktorları elde tutmak da… Köy enstitüleri yurttaki sağlık sorununa el atarak bu soruna da çare oldular.

Köy enstitüleri, Türkiye’yi saran görünmez bir teşkilatın önemli bir parçası olarak gözüküyordu. Köy enstitüleri, sağlık memuru ve köy ebeleri yetiştirilmesi için Sağlık Bakanlığı ile ilişki kurdu. 9 Temmuz 1943 tarih ve 4459 sayılı kanun ile bu anlaşmayı resmileştirdi. Bundan sonra köy enstitüsü öğrencileri üçüncü yılsonunda ‘eğitim’ ve ‘sağlık’ kollarını seçeceklerdi. İkinci ihtisaslaşma alanını seçen kızlar, doğrudan doğruya Sağlık Bakanlığı’nın yönettiği kurslara gönderildiler. Erkekler bu eğitimi veren köy enstitüsüne gönderildiler. Bu konuda Hasanoğlan ve Kızılçullu başlıca iki merkezdi.‘

İŞ İÇİN İŞ İÇİNDE İŞLE EĞİTİM’

Trahomdan yaralanmalara kadar her şeyi tedavi etme zorundan doğan tecrübelerle Malatya Akçadağ Köy Enstitüsü’nün öğretmen kadrosunda ‘sağlık öğretmeni’ iki katına çıktı. 1946’da 457 Akçadağ mezunundan 63 tanesi ‘halk sağlığı memuru’ sanını taşıyordu. Dört vilayetin köylüsü ile din tüccarlarının sattığı yarı sihir yarı empirik (deneyci bilgi karışığı) zararlı ilaçlar arasına 63 sağlık memuru ile enstitülerde ‘ilk yardım’ eğitimi gören mezunlardan başka girecek hiçbir tıp insanı yoktu.

İş için iş içinde işle eğitim” ilkesini uygulayarak savaşın yarattığı onca yokluğa, yoksulluğa rağmen kendi okullarını kendileri yaptılar. Ekinler ektiler, sebzeler yetiştirdiler. Kumlar elediler, harçlar kardılar. Biriketler döktüler, temeller kazdılar. Taşlar çektiler, taşlar kırdılar. duvarlar ördüler, köşeler bağladılar. Çatılar yaptılar, kiremitler taşıdılar. Kızlı erkekli yan yana çalıştılar. Emek ettiler, alınteri döktüler üretmenin zekine vardılar. Kız öğrenciler, dikişhanelerinde nevresimler, çarşaflar, güneşten koruyacak şapkalar diktiler. Kilimler dokudular, örgü işleri yaptılar. Fırınlarda ekmekler pişirdiler, turşular kurdular, reçeller yaptılar.

Dersler gördüler, dünya klasiklerini okudular, tartıştılar. Şiirler, öyküler yazdılar. Tiyatro oyunları yazıp yine kendileri oynadılar. Mandolin, keman saz çaldılar, halaylar çektiler. Köy enstitülü kızlar, ne süs püs yaptılar, ne güzel görünme gibi bir çabaları oldu. Onlar, gençliğin zaten bir güzellik olduğunun bilinciyle yetiştiler. En büyük yarışları “Ne kadar verimli olabiliriz?” yarışıydı. Onlar, kullanışlığa dayalı en gerçekçi köy enstitülerinde en gerçek eğitimi alarak yetiştiler. Çalışkan, emekçi, üretken, dürüst, onurlu ve yurtsever olarak Atatürk’ün, cumhuriyeti emanet ettiği gençlik oldular.

Onlar, Atatürk’ün çağdaş uygarlık yolunda çizdiği yolda yürümek için köylere birer ışık olarak yayıldılar. Aydınlık oldular. Gittikleri yerlerde ekonomik, sosyal ve kültürel bir toplumsal uyanış başlattılar. Çağdaş uygarlık yolunda ilerlemenin öncüleri oldular. Enstitülere köy çocuklarında bir akın başlamıştı. Uygarlık yolunda yürüme değil koşma zamanıydı. Hiç akla gelir miydi ilerlemekten korkanların olacağı; kim geriye gitmek isterdi?

* * * * * * * * * * * * * * *  

Köy Enstitüleri'nin öğrencileri, okullarını bitirip köylerine özgüveni yüksel yetenekli bireyler olarak dönüyordu. Ve köylerinde ekonomik, toplumsal ve kültürel değişimler yaşandıkça, köylülerin sırtından geçinmeyi adet edinenler rahatsız oldu. 1946 yılıydı ve henüz Demokrat Parti kurulmamıştı. Ancak Demokrat Partililer henüz Cumhuriyet Halk Partisi içinde milletvekiliydiler. Laik Cumhuriyet'in karşıtlarından biri olan Reşat Şemsettin Sirer, Milli Eğitim Bakanı oldu. 7 Ağustos 1946’da ülkenin en uzun ve en verimli çalışan Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in bakanlığı sona erdi. Şemsettin Sirer, kayıtlara göre, Cumhuriyet Halk Partisi’ndeydi. Ancak aklı Demokrat Partili idi. Köy sahibi ağalar (Kinyas Kartal) ve Meclis’teki toprak sahibi milletvekillerinin desteği ile 19 Şubat 1947 tarihli ve 5012 sayılı tek maddelik yasayı Meclis’ten geçirdiler. Milli Eğitim Bakanı Şemsettin Sirer’e göre ‘tehlikenin asıl kaynağı bir üniversite özelliği taşıyan Yüksek Köy Enstitüsü’ydü. O da çok sürmedi, can damarı kesilerek kurutuldu. Ardından köy enstitülerinin kuramcısı ve kurucusu olan İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç, görevden uzaklaştırıldı. Meclis’ten geçen bu yasanın amacı, kadınları eğitim yasasından ayrı tutmak idi. Bu aynı zamanda Atatürk’ün kadın erkek eşitliği ilkesine de aykırıydı.

Şemsettin Sirer’in 7 Ağustos 1946’da başlayan Milli Eğitim Bakanlığı 8 Haziran 1948’de sona erdi. Bu iki yıl, bir ömre sığmayacak kadar emek isteyen Köy Enstitüleri'ni tarumar etmeye yetti. Yöneticilerin ve öğrencilerin binbir emekle yaptıkları bu güzelim enstitülere verilen ömürler hiçe sayıldı. Ardından Milli Eğitim Bakanlığı’na İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mezunu Bingöl Milletvekili Hasan Tahsin Banguoğlu getirildi. O da Şemsettin Günaltay kabinesinde görev yaptı. Ne yazık ki yirminci yüzyılda modern ve çağa uygun bilimin, laik ve karma eğitimle köylere ulaşarak toplumsal uyanışın gerçekleştiğini görenler bunu istemedi. Oysa Büyük Atatürk 30 Ağustos 1925’te Kastamonu’da şöyle sesleniyordu:

Bir toplum, bir millet erkek ve kadın denilen iki cins insandan oluşmuştur. Mümkün müdür ki bir kitlenin bir parçasını ilerletelim diğerini görmezden gelelim de kitlenin tamamı ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki bir topluluğun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça diğer kısmı semalara yükselebilsin? Şüphe yok ki ilerleme adımları dediğim gibi iki cins tarafından beraberce atılmak, ilerleme alanında birlikte kararlı yürümek gerekir. Böyle olursa inkılap başarılı olur.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. II, S: 226-227.)

UYGARLIĞA GİDEN YOL

Köy Enstitüleri sağ ve gerici kesim tarafından komünist ve dinsizlikle suçlandılar ve karalandılar. 1948’den itibaren Köy Enstitüleri'ni kuruluş amacından çıkardılar, öğretmen okullarına dönüştürdüler. 1950 yılında yapılan seçimlerde Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle Milli Eğitim Bakanlığı’na getirilen Tevfik İleri daha da ileri giderek zaten işlevini yitiren enstitüleri 27 0cak 1954’te çıkarılan bir yasa ile İlköğretmen Okulları ile birleştirerek tamamen kapattı. Binbir emekle kurulan enstitüler, kazanımlarını göremeyecek kadar gerici çevrelerin kurbanı olmuştu.

Türkiye Cumhuriyeti devrimlerinin son halkası olan Köy Enstitüleri olağanüstü bir biçimiydi. Çağdaş uygarlığa açılan laik ve karma eğitimdi. Köy çocuklarına açılan en uygun ve en ekonomik aydınlanma yoluydu. En verimli çalışmalarını 1940-1946 yılları arasında verdiler. Bir rüya gibi kısa süren bu aydınlık yıllarda yoktan var yaratarak en güzel başarılara imza attılar. Hem güzel yaşadılar hem görev yaptıkları köylerine güzellikler yaşattılar. Gerici çevreler işte hep bu güzelliklerden ve toplumsal uyanıştan korktular. Gerçek dışı konuşmalarla karaladılar. Köy çocukları okuyor, köylüler aydınlanıyordu. Köylü sorup sorgulamaya başlamıştı. Tam her şey yoluna konulmuş çağdaş uygarlık yolunda ilerlemeye geçilecekken enstitülerin önü kesilmişti. Köy çocuklarının rüyaları yarım bırakılmıştı. Yalnız çocukların mı? Köy toplumunun da… Türk eğitim sisteminin olağanüstü yenilikçi Atatürk devrimlerinin son halkası ve en büyük devrim olan köy enstitülerini daha ileriye götüreceklerine, kapattılar. Köy Enstitüleri'ni kapatanlar tırnaktan tepeye ilerlemenin de önünü kestiler, Türk eğitim sistemimizi yaraladılar.

Oysa Köy Enstitüleri Atatürk devriminin en son halkasıydılar. Eğitimde Atatürk’ün özleyişlerine uygun çağdaş bir toplum yaratmanın en güzel örnekleriydiler. Onlar açıldıkları yere canlılık getiriyorlardı. Yaşama sevinci çalışma coşkusu veriyorlardı. Tarlalardan, bahçelerden, inşaat alanlarından gelen kazma kürek seslerine öğrencilerin coşkulu sesleri karışıyor, gökyüzü bu seslerle çınlıyordu. Onlardaki bu heyecanı gören köylüler bir başka hayatı tanıyorlardı. Hele işler tamamlanıp da avluda toplandılar mı… İçlerinden birinin çaldığı bir kemanla halaya durmaları yok mu… Bu kez gökyüzünü türkülerle çınlatıyorlardı. Onları gören köylüler şaşırıyor, bu hallerine hayranlık duyuyorlardı. Sanki biraz önce kazma kürek sallayanlar, taş, kum çekenler, tuğla taşıyanlar, duvar örenler onlar değildi. Bu öğrenciler karıncalar gibi çalışkan, ipek böceği gibi üretkendiler. Onlar, yüzlerindeki sevinç, gözlerindeki ışıltılarla; çalışkanlıkları, heyecan ve coşkularıyla içlerindeki hevesle ve dillerindeki:

Sürer eker, biçeriz, güvenin ötesine/Milletin her kazancı, milletin kesesine/Toplandık baş çiftçinin Atatürk’ün sesine/Toprakla savaş için ziraat cephesine/Biz ulusal varlığın, temeliyiz, köküyüz/

Biz yurdun öz sahibi, efendisi köylüyüz” ile devam eden Ziraat Marşı'yla unutulmuş köylere ve köylülere hayat veriyorlardı. Gökyüzü enstitü öğrencilerinin yüreklerinden kopan bir coşkuyla söyledikleri bu marşla çınlıyor ve aydınlanıyordu. Aydınlıktan korkulur muydu? Ama korkuldu!

Bu kısacık zamanda bile ektikleri tohumlar ve geçtikleri yerlerde silinmeyen izler bırakan bu yürekli güzel insanlara sonsuz teşekkürler. Başta Cumhuriyetimizin Kurucusu Başöğretmen Büyük Atatürk’ü, köy enstitülerinin kuramcısı ve kurucusu İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’u, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’i ve bütün köy enstitüsü müdürlerini ve öğrencilerini (Düziçi Köy Enstitüsü ilk mezunu babam Mustafa Aray’ı ve ikinci mezunu olan annem Nimet Aray’ı) özlem ve minnetle anıyorum. Ve bu özelin özeli güzel insanların önünde bir kez daha saygı ile selam duruyorum. Yaşayan öğretmenlerimden Sayın Abdullah Özkucur’un, Sayın Haydar Demirtaş’ın ve sevgili eşi Mahinur Demirtaş’ın ellerinden sevgi dolu saygı ile öpüyor sağlık ve esenlikler diliyorum.

* * * * * * * * * * * * * * * * * * *

KAYNAKLAR: aydınlık.com.tr / Özgürlük Meydanı

https://www.aydinlik.com.tr/haber/bugun-koy-enstituleri-nin-kurulusunun-81-yildonumu-dogru-egitimin-bereketi-241157

https://www.aydinlik.com.tr/haber/17-nisan-2021-koy-enstituleri-nin-kurulusunun-81-yildonumu-2-yarim-kalan-ruyalar-241255


27 Şubat 2021 Cumartesi

Hasan-Ali Yücel ile geleceğin eğitimini yeniden düşünmek / H. Haluk Erdem

Hasan-Ali Yücel ile geleceğin eğitimini yeniden düşünmek / H. Haluk Erdem

Birinci Maarif Şurası, Üniversiteler Kanunu, Tercüme Bürosu’nun kurulması, Köy Enstitülerinin açılması, Türkiye’nin UNESCO’yu kurucuları arasına alınması, Devlet Konservatuvarı, Teknik Eğitim Müsteşarlığı, Fen Fakültesi’nin kurulması gibi pek çok çalışmanın mimarı Yücel olmuştur.

H. Haluk Erdem / Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi

* * * * * * * * 

“"El koyduğumuz ilköğretim davasını gerçekleştirerek Türk vatanının dağlarında, bayırlarında ve kırlarında, hatta en ücra yerlerinde kendi kendine açıp solan çiçek bırakmıyoruz.” Hasan-Âli Yücel

* * * * * * * * 

Altmış yıl önce Türk eğitim ve kültür tarihinde en kalıcı izler bırakarak yaşama veda eden Yücel’i yeniden anlamanın gerektiği bir dönemin içindeyiz. Kaleme aldığı eserler, kurulması için uğraş verdiği kurumlar, kısacası ülkenin geleceğine atılan her adım için Yücel’in unutulmazlığının nedenleri vardır. Uluslararası bir kuruluş olan UNESCO’nun, Yücel’i kendi anma listesine koyması ve sonucunda 1997 yılını Hasan- li Yücel yılı olarak ilan etmesi bu Cumhuriyet aydınının önemini yeniden vurgulaması dikkat çekicidir. İzmir ziyaretinde yaptığı konuşma sırasında Atatürk’e “Paşam medreseleri kapatmayacak mısınız? Bu ikilik ne olacak” sorusunu soran genç Yücel, eğitim ve kültür devrimi olan Cumhuriyet’in en çalışkan kişilerinden biri olacaktır. Maarif müfettişi olarak yurt gezisine çıktığında Yücel Atatürk’le ikinci karşılaşmasını yaşar. 1938’den 1946 yılına kadar sürdürdüğü bakanlık görevi sırasında bugün de aşılamayan çalışmalar peş peşe gelir. Birinci Maarif Şurası, Üniversiteler Kanunu, Dünya Klasiklerinin Türkçeye kazandırılması için Tercüme Bürosu’nun kurulması, Köy Enstitülerinin açılması, Türkiye’nin UNESCO’yu kuran ülkeler arasına alınması, Coğrafya Kongresi, Devlet Konservatuvarı, Teknik Eğitim Müsteşarlığı, Fen Fakültesi’nin kurulması gibi pek çok çalışmanın mimarı Yücel olmuştur.

Zaman zaman ziyaretine gittiğim Yücel’in kızı Canan Yücel Eronat’tın anılarını dinlerdim. Anlattıkları Yücel’in portresini anlamak açısından son derece yararlı olmuştur. Kendisinin anlattıklarından bazı satırları paylaşıyorum: “Can henüz altı yaşındayken bile babama yazdığı bir mektubu Ozan Can diye imzalıyor. Dar gelirli bir öğretmen ailesiydik. Evde eşya yoktu; mangaldan sobaya, siniden masaya yeni geçmiştik ama gramofonumuz vardı. Aşık Veysel de, Dede Efendi de, Beethoven da dinleniyordu bizim evde. Farklı idi babamın bakışı, etkilenmemek ne mümkün. Bir şair için gerekli ortam hazırdı o evde.” “Yaşam zordu o zamanlar. Memurlar kooperatiflerle yıllarca ödeyerek ev sahibi oldular. Babam dişinden tırnağından arttırarak 10 bin lira biriktirebilmişti. 17.500 liraya sobalı bir ev aldı ve kalan 7.500 lirayı yıllarca ödedi. Babaannem yüreğine inecek oğlanın diye korkardı. O sobalı evden son yolculuğuna uğurladık babamı. 39 derece ateşle ağır bir grip geçirmişti. Henüz istirahat evresindeydi, 'UNESCO toplantısına gidiyorum’' dedi. Haberi alınca çocukları eşime emanet edip, babamı yolcu etmek üzere eve gittim. Musluktan buz gibi akardı su. Sobanın üzerindeki güğümde ılımış sudan ellerine döktüm. Kalp rahatsızlığı nedeni ile eğilemiyordu, ayakkabılarını bağladım ve gara beraber gittik, motorlu trene bindi. Düşünün durumu, dönemin bakanı ağır bir hastalığa rağmen yataklı trenle bile seyahat edemiyor. Ama amacından da kesinlikle vazgeçmiyor. Babamın, gözümde kalan son hatırası o tren penceresidir.”

ÜNİVERSİTELER ÖZERK OLDU

Yücel üniversite kavramını Atatürk’ün anladığı anlamda çağdaşlaşmayla ilgisinde ele almaktadır. Geleceğin çağdaş Türkiye’sinde önemli bir yer tutan 1946 Üniversiteler Kanunu ile bilimsel düşünüş ve özerk yapı güvence altına alınmıştır. Bu Kanunla üniversiteler özerk ve otonom bir yapıya kavuşmuştur. 24 Haziran 1946 tarihinde Yücel üniversite rektörlerine gönderdiği kutlama iletisinde, üniversitelerin ulusal yaşam içinde almaları gereken yeri aldığını belirterek üniversitelerin kendi yönetimlerini kendi ellerine almaları gerektiğini yazar. Ona göre üniversiteler ülkemizin kendi gerçeklerinden başlayarak bütün insanlık gerçeklerinin aranıp bulunduğu, toplum gereksinimlerine ve ülkülerimize uygun insanların yetiştirildiği yerler olacaktır. Kutlama iletisinde “Ulusumuzun düşünce organları olan üniversitelerimizin bir gün insanlığın da onuru olacak kurumlar durumuna gelebileceklerine inancım vardır” der ve üniversitelerin ve fakültelerin özerkliklerini ve tüzel kişiliklerini kutlar. Yücel için üniversite ve bilim çağdaşlaşmadan ayrı düşünülemez. Bireylerde her türlü dogmatik tutumdan uzak bağımsız bir kafa yaratmanın merkezinde üniversite ve buna bağlı olarak bilimsel düşünüş vardır. Yücel’in eserlerinin günümüzde etkili olması için neler yapılabilir? Elbette daha önemli bir soruyu önceliğe alarak soralım: Eğitim ve kültür devrimi Cumhuriyeti en iyi anlayabilmiş kişilerden birisi olan Yücel’i anlamak gerekiyor mu? Böylesine önemli bir isim için yapılmayanları düşünürsek, çok da anlamak gibi bir sorunumuz görünmüyor. Eğitim ve kültür bir ülkenin geleceğini belirleyen iki olmaz olmaz güçtür. Bu gücün farkında olunduğu zamanlarda Yücel ismi yeniden gündeme gelecektir.

* * * * * * * * * * * * * *

https://www.aydinlik.com.tr/haber/hasan-ali-yucel-ile-gelecegin-egitimini-yeniden-dusunmek-234898


3 Şubat 2021 Çarşamba

SARAYKÖY GAZİ İLK OKULU ÖĞRENCİLERİNDEN BİR GURUP VE ÖĞRETMENLERİ HÜSEYİN GİRGİN

1961/1962 ÖĞRETİM YILINDA SARAYKÖY GAZİ İLK OKULU ÖĞRENCİLERİNDEN BİR GURUP VE ÖĞRETMENLERİ HÜSEYİN GİRGİN. IŞIKLAR İÇERİSİNDE UYU SEVGİLİ ÖĞRETMENİM, İYİ Kİ VARDIN DA SEVGİNİN DOSTLUĞUN, ÖRGÜTLÜ YAŞAMIN, YURTSEVERLİĞİN NE OLDUĞUNUN ÖRNEKLERİNİ SUNDUN ANLAYABİLENLERE VE SEVENLERİNE......

Cevdet Canibey: Değerli hocam Allah rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun.

Şerif Doğan: Orta okulda dersimize girmişti. Işıklar içinde yatsın. Oğlu, arkadaşımız Atila Girgin vardı. Nerede yaşıyor bilmiyorum.

Ayfer Girgin Turgut: Şerif bey ben HÜSEYİN GİRGİNin kızı oluyorum Atila Girgin abim olur bizler İzmirde yasıyoruz.

Şerif Doğan: Ayfer Girgin Turgut teşekkür ederim. Görüşebilmek dileğiyle, sağlıklı günler. Selamlar ve saygılar.

Ayfer Girgin Turgut: Canım babam mekanın cennet olsun nur içinde yat. Sen hep benim kalbimde yaşıyorsun seni çok seviyorum.

Ali Ihsan Ilgın: Allah rahmet eylesin.

Nesrin Z. Inankul: Saygıyla anıyorum. Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet, yıldızlar yoldaşı olsun.

Beşir Başaran: Allah rahmet etsin.

Ibrahim Tan: Allah rahmet eylesin mekanı cennet olsun inşallah.

Türkan Yildiz Sözer: Mekanı cennet olsun balcovada oturuyordu ordan tanırdık.

Meral Demiröz: Mekanı cennet olsun.

İlker Yarangümeli: Mekanı cennet olsun.

Halil Cengiz: Ölenlere Allah'tan rahmet, kalanlara uzun ömürler olsun. Ayaktakilerin önündeki iki kişi Ecmel Cengiz ve merhum Metin Başeren.

Ecmel Cengiz: Halil Cengiz en üsteki de Yaşar başeren.

Halil Iskeceli: Allah rahmet eylesin, mekanları cennet olsun nurlar içinde yatsınlar inşallah.

Ayhan Telim: Allah rahmet eylesin mekanl cennet olsun insallah.

Mehmet Ali Yaman: Allah rahmet eylesin sayın hocam kimler geldi geçti bu dünyadan anı olan sadece bu resimler.

Muhterem Hayta: Hüseyin hocam orta okulda derse gelirdi. Allah rahmet eylesin nurlar içersinde yatsın Allah geride kalanlara sağlıklı ömür versin.

Ecmel Cengiz: Tabiat dersi yanılmıyorsam.

Telat Korkut: Rahmetlinin eli çok ağırdı kafamıza eliyle vurduğunda yıldızlar çakardı. Muhterem sen bilmezsin uslu bir öğrenciydin. Benim gibi yaramaz değildin. Ancak tabiat bilgisi dersine gelen Hüseyin hocamız dünya iyisi bir insandı. Işıklarda uyusun.

Osman Erdoğan: Telat Korkut aynen katılıyorum.

Osman Erdoğan: Mekanı cennet olsun.

Cengiz Sert: Allah rahmet eylesin mekanı cennet olsun ışıklar içinde uyusun.

İbrahim Helvacı: Hüseyin Girgin öğretmenimiz, ortaokul 1.nci sınıfı okuduğum 1960-61 döneminde bizim matematik öğretmenimizdi.

Telat Korkut: İbrahim Helvacı Matematik dersine Niyazi Hakan gelmiyormuydu? Hüseyin Girgin tabiat bilgisi dersine geliyordu. Sizin matematik dersine girmiş olabilir.

Muhterem Hayta: Telat Hüseyin hocamı çok iyi net olarak hatırlıyorum tabiat bilgisini bize sevdiren kendine has uslubuyla anlatan cana yakın pırlanta gibi hocamızdı nurlar içersinde yatsın.

Selehattin Tezcan: Nurlar icinde uyusin sevgili ogretmenim.

27 Aralık 2020 Pazar

O BİR KÖY ENSTİTÜLÜ İDİ / HAMDİ MAHİR KAYA

KÖY ENSTİTÜSÜ KÖKENLİ CUMHURİYET ÖĞRETMENİMİZ HAMDİ MAHİR KAYA

Denizli – Sarayköy – Gerali'nin yerleşik ailelerinden Yörük Ali'nin evladıdır. 1929 Yılında Gerali köyünde dünyaya gelmiştir. Üç sınıflı köy okulundan sonra 4 ve 5. sınıfı Sarayköy Gazi ilk okulunda okumuştur. Köy Eğitmeni Mestan TEZCAN'ın yönlendirmesiyle kazandığı sınav sonrasıda 1944 yılında Isparta Gönen Köy Enstitüsüne girmiştir. Sevgili öğretmenimiz Isparta Gönen Köy Enstitüsünden 1948 yılında mezun olmuş, Sarayköy ADAKÖY Başöğretmenliğine atanmış,askerlik hizmetini Yedek Subay olarak 1957/1958 yılında Hakkari Uludere sınır boylarında yaptığı hizmetle tamamlamış, askerlik dönüşü mesleğini Sarayköy yöresi köylerinde ve Bursa Orhangazi'de sürdürmüş, 1960'lı yılların ilk yarısında, Denizli Kumkısık'ta elim bir trafik kazası sonrası vefat etmiştir.

Anadolu aydınlanmasının öncüleri olan Köy Enstitülülerin geleneğinde var olan çoğu özelliklere sahip, özellikle de müzik ağırlıklı yetenekleriyle değişik müzik aletlerine üstat derecesinde hakim; yurtsever, aydınlanmacı,çağdaş bir donanıma sahip sevgili öğretmenimizi rahmet, saygı ve özlemle anıyoruz. Işıklar içerisinde uyu, toprağın bol olsun sevgili öğretmenim.

Tüm aile yakınlarına ve Köy Enstitüsü idealinin yaşatıcısı sevgili meslektaşlarına ve öğrencilerine selamlarımı sunuyorum.

Dostluk ve esenlik dileklerimle.

Sevgili Öğretmenimizin Yaşamından Görsel Kesitler 


10 Kasım 2020 Salı

Türkçe öncüsü Ali Dündar, Öğretmen, yazar


Öğretmen, yazar, Türkçe öncüsü Ali Dündar'ı sonsuzluğa uğurladık. 

ERSOY İRŞİ / ersoy@aydinlik.com.tr

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *

Öğretmen, yazar, Türkçe öncüsü Ali Dündar'ı sonsuzluğa uğurladık. Dündar, 2003'te Türkçeyi En iyi Kullanan Yazar seçildi. Kemal Ateş, Dündar'ın Anadolu'daki Türkçeyi yazı diline taşıdığını belirtti.

* * * * * * * * * * * *

Öğretmen, yazar, Atatürk devrimcisi, Türkçe öncüsü Ali Dündar'ı sonsuzluğa uğurladık. Cumhuriyet'in aydın ocağı Köy Enstitüleri'nden mezun olan Dündar, yaşamını Türkçe'ye ve Atatürk devrimlerine adadı. Birçok yayın organında yazılar yazdı, Türkçe'nin korunması ve gelişmesi için çalıştı. 2003’te Türk Dili Dergisi tarafından Türkçeyi En iyi Kullanan Yazar olarak ilan edildi.

Kuruculuğunu yaptığı Dil Derneği, Dündar için şunları kaydetti: ''Derneğimizin kurucusu üyesi değerli öğretmenimiz Ali Dündar’ı yitirdik. Ali Dündar, Pazarören Köy Enstitüsü’nü ve Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nü bitirip uzun yıllar pek çok çocuk ve genci Atatürkçü düşünceyle buluşturan, Dil Devriminin ışığındaki Türkçeyle hiç ödün vermediği cumhuriyetin değerlerini öğreten sevgili öğretmenimizi saygıyla anıyor, ailesine, yakınlarına direnme gücü diliyoruz.''

Türkçemizin büyük öğretmeni Dündar, Karşıyaka Gömütleği'nde toprağa verildi.

Dündar'ı yazarımız Dilbilimci Kemal Ateş, Ulusal Eğitim Derneği Başkanı Nazım Mutlu ve Eğitim-İş kurucu başkanı Niyazi Altunya Aydınlık'a anlattı.

'KÖY ENSTİTÜLERİ'NİN BİZE ARMAĞANI BİR ÇINARDI'

Kemal Ateş, Ali Dündar için şöyle konuştu: ''Öğretmen dünyasının tanıdğı, çok beyefendi, çevresinden saygı, sevgi gören biriydi. Atatürkçüdür, hep o çizgide gitmiştir. Yıllardan beri yazılarını okudum. Titiz bir Türkçecidir. Türkçe'yle ilgili örgütler içinde her zaman yer almıştır, emekleri vardır. Öz Türkçe sözcüklerin benimsenmesinde, sevilmesinde, bilinmesine katkısı olmuştur. Köy Enstitüleri'nin bize armağanı bir çınardı. Işıklar içinde yatsın. Halka kulak veren aydınlardandı. İstanbul'dan yetişen yazarlar halktan kopuk olduğu için Anadolu'daki Türkçe'nin de pek farkına varamadılar, anlayamadılar. Bu kuşak halkın içinden geldiği için çevresindeki o Türkçe'yi yazı diline taşıdılar.''

'DÜŞÜNCELERİYLE, YAPITLARIYLA YAŞAYACAK'

Eski Ulusal Eğitim Derneği Başkanı Nazım Mutlu, Dündar'ı şu sözlerle anlattı: ''Ülkemizin yüz akı Köy Enstitüleri'nden mezun olmuş aydınlarımızdan biridir Ali Dündar. Önce Pazarören daha sonra Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü'nü bitirdi. Öğretmenlik yaptı ama onun bizim kültürümüzdeki asıl yeri yazdıklarıyla ilgilidir. Çok önemli çalışmalar yaptı Türkçe'yle ilgili. Türk dilinin anlatım olanakları, yapısı, düşünsel temelleri ile ilgili güzel çalışmaları oldu. 20. yüzyıl ve 21. yüzyılın ilk çeyreğinde aydınlanma ekinimizin önemli adlarından biriydi. Saygıyla anıyorum. Düşünceleriyle, yapıtlarıyla yaşayacak.''

'CUMHURİYET DEVRİMLERİNE SONSUZ BAĞLIYDI'

Eğitim-İş Kurucu Başkanı Niyazi Altunya, Dündar için şunları kaydetti: ''Köy Enstitüleri mezunları içerisinde özgün yeri olan bir ağabeyimizdi. Başarılı öğretmenliği, müfettişliği yanında yazar olarak Türkçe'ye, Köy Enstitüsü olgusuna katkıları dolasıyla bilinirdi. Kendi çizgisinde giden ödün vermeyen, namuslu, Cumhuriyet devrimlerine sonsuz bağlılığı olan bir insandı. Türkçeleşme konusunda çok önerileri vardı. Türkçe sözlük üretimi de yapmıştır. Türkçe'nin en temiz kullanıcılarından biriydi. Devletleştirilen Türk Dil Kurumu'nun üyesiydi, daha sonra da Dil Derneği'nin kurucuları arasında yer aldı. 1950'lerden sonra pek çok yazısını okudum eğitim dergilerinde. Hem eğitimci hem dilci hem de namuslu bir devlet memuru olarak ömrünü sürdürdü. Kıyımlara da uğradı, görevden alındı, sürgüne gönderildi.''

ÜLKÜMÜZ KÖYDEN KÖYE DOĞRU

Ali Dündar, 1 Eylül 1340 (1924), Akkışla / Kayseri doğumlu. Akkışla Atatürk İlkokulu, Pazarören Köy Enstitüsü, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü, TODAİE, Georgetown Dil Enstitüsü mezunu. Kamu yönetimi dalında yüksek lisans yaptı. 1944’ten itibaren çeşitli illerdeki ilk ve orta dereceli okullarda öğretmenlik, yöneticilik ve müfettişlik yaparak, 1974’te emekli oldu. Emekli olduktan sonra Türkiye Azot Sanayi Kurumunda başdenetçilik, özel kuruluşlarda genel müdürlük görevlerinde bulundu. Son yıllarda çalışmalarını Ankara’da sürdürdü. Dil konusunda yazdığı yazılarla tanındı.

TÜRKÇEYİ EN İYİ KULLANAN YAZAR

İlk yazısı “Ülkümüz Köyden Köye Doğru”, İÜ Sosyoloji Bölümünün çıkardığı Köye Doğru dergisinde (15 Ağustos 1942) yer almıştı. Sonraki yıllardaki ürünlerini Köye Doğru, Yeni Adam, Köy Enstitüleri Dergisi, Yağmur ve Toprak, Ardıçkuşu, Ülkü, Varlık, Türk Dili Dergisi, Şölen, Damar, Ilgaz, Halkevler, Hakimiyet, Abece, Kıyı, Atatürkçü Düşünce, Çağdaş Türk Dili vb. dergileri ile Ulus, Barış, Halkçı, Yeni Halkçı ve Cumhuriyet gazetelerinde yayımladı. 1998’de Sunullah Arısoy Türk Dili Ödülü ikinciliğini, 2000’de Atatürkçü Düşünce Derneğinden Atatürkçülük Onur Ödülünü, 2003’te Türk Dili Dergisinden Türkçeyi En iyi Kullanan Yazar Ödülünü aldı. BM Türk Derneği, Edebiyatçılar Derneği (iki dönem denetçi), Dil Derneği (kurucu), Eğitimciler Derneği ve Atatürkçü Düşünce Derneği üyesidir.

ESERLERİ

ÖYKÜ: İlköpücük (1953), Ekmek Kokusu (1992).

DENEME-ARAŞTIRMA: Kemalizmi Doğru Algılamak (1981), Şeriata Karşı Laik Eğitim Özgür Toplum (1995), Dil ve Bilinç (1995), Kemalizm ve Din (1997), Yapay Osmanlıcadan Yaratıcı Türkçeye (1998), Türkçesi Varken (2000), İnançtan Bilince (2000), Dil ve Düşünce (2001), Atatürk Devrim ve İlkeleri Işığında Eğitim ve Dil (2002), Muhyiddin-i Arabi’den Altın Öğütler (2005).

Ayrıca birçok kitabın hazırlanmasına katkılarda bulunmuştur.

HAKKINDA: Osman Ülkümen / Toprak Kokusu (Köy Enstitüleri Dergisi, sayı: 4, 1945), Nurullah Ataç / Okurken (Varlık dergisi, Aralık 1951), İlhan Tarus / İki Şair ve Bir Yazar (Kaynak dergisi, Ocak 1954), Mehmet Cimi / O Yıllar Dile Gelse (1997), Vitrindekiler (Cumhuriyet Kitap, 30.7.1998) -(Cumhuriyet Kitap, 25.6.1998), Adil Bozkurt / Bir Kaynak Yapıt: Yapay Osmanlıcadan Yaratıcı Türkçeye (Cumhuriyet Kitap, 6.8.1998), Prof. Dr. Ahmet Kocaman / Yapay Dilden Doğal Dile (Türk Dili Dergisi, Eylül-Ekim 1998), Muzaffer Uyguner / Türkçesi Varken (Cumhuriyet Kitap, 26.10.2000), Muzaffer Uyguner / ‘Dil ve Düşünce’ Üzerine - Kemalizmi Doğru Algılamak (Cumhuriyet Kitap, 22.2.2001), Dil ve Düşünce (Cumhuriyet Kitap, 21.3.2002), Dil ve Düşünce (Cumhuriyet Kitap, 27.12.2001), Atatürk Devrim ve İlkeleri Işığında Eğitim ve Dil (Cumhuriyet Kitap, 31.10.2002), Abdullah Satoğlu / Kayseri Ansiklopedisi (2002).

* * * * * * * * * * * * * *

Kaynak:https://www.aydinlik.com.tr/turkcenin-oncu-ogretmeni-sonsuzluga-ugurlandi-222836#1


17 Ekim 2020 Cumartesi

O BİR KÖY ENSTİTÜLÜ İDİ: EĞİTİMCİ VE YAZIN DÜNYAMIZIN KÖY ENSTİTÜLÜ DEVLERİNDEN FAKİR BAYKURT.


Fakir Baykurt Kimdir? Hayatı, Edebi Kişiliği, Eserleri / Fakir BAYKURT (d. Burdur, 15 Haziran 1929, ö. Almanya, 11 Ekim 1999) Yazar.
KAYNAK: https://www.turkedebiyati.org/fakir_baykurt.html

1929'da Burdur'un Yeşilova ilçesi Akçaköy'de doğdu. Az topraklı köylü bir ailenin çocuğu. 1948'de Gönen Köy Enstitüsü'nü bitirdi, 5 yıl köy öğretmenliği yaptı. 1955'te Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü'nden mezun oldu. Sivas, Hafik ve Şavşat'ta öğretmenlik, ilköğretim müfettişliği yaptı.

İlk romanı "Yılanların Öcü"nün yayınlanmasından sonra Bakanlık emrine alındı. 1962'de ABD Indiana Üniversitesi'nde ders araçları konusunda eğitim gördü. Yurda dönüşünden sonra Türkiye Öğretmenler Sendikası'nın (TÖS) kuruluşunda görev aldı ve Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu (TÖMFED) Genel Başkanı oldu.

İlk öğretmenler boykotu nedeniyle 1969'da açığa alındı. 1971'de istifa etti. 12 mart döneminde 1971'de sıkıyönetimce tutuklandı. Askeri mahkeme önünde uzun süre yargılanıp beraat etti. Salıverildikten sonra Almanya'ya gitti. Uzun süre Duisburg kentinde yaşadı. 11 Ekim 1999'da burada yaşamını yitirdi.

Yazmaya şiirle başladı. Orhan Veli çizgisinde ama köy hayatı içerikli şiirler yazdı.

1950'den sonra öykü ve romana yöneldi. Ona göre öykü, "Yazıldığı dönemin tarihsel, toplumsal renklerini, özelliklerini içermeli az da olsa belge işlevi yüklenmelidir."

İlk öykü kitabı "Çilli"den başlayarak öykülerinde kesitleri değil geniş açılımları, bir anın olayını değil geniş dönemlerin olaylarını işledi.

Romanlarında Türkiye'deki köylü yaşamını halkçı ve devrimci bir bakış açısıyla ele aldı. Köylünün bilinci ve bilinçaltındaki istekleri, tepkileri, çelişkileri yansıttı.

1950-1970 döneminde etkili olan "köy edebiyatı hareketi"nin önde gelen temsilcisi oldu.

Baykurt, Köy Enstitüsü mezunu yazarlardan biri olup bu özelliğini romanlarına çok güçlü bir şekilde yansıtmıştır. Türk romanında özellikle 1950- 1970 döneminde etkili olan "köy edebiyatı hareketinin en önemli isimlerinden biri olarak edebiyat tarihimizde önemli bir yer edinmiştir.

Onun roman dünyasında köy yaşamı, köylü bilinci, köy sorunları vb. konular ele alınmıştır. Köy kavramı dışında Baykurt'un bir diğer ele aldığı kavram ise "göç"tür.

Fakir Baykurt'un en meşhur eseri Yılanların Öcü'dür. Sinemaya da aktarılan bu eser daha sonra yazarın kaleme aldığı Irazca'nın Dirliği, Kara Ahmet Destanı adlı romanlarla önemli bir üçleme oluşturmuştur: Irazca Üçlemesi

Yılanların Öcü adlı eserin konusu, romanın başkahramanı olan Kara Bayram'ın evinin önüne legal olmayan yollarla ev yapılmasına karşı verdiği mücadeledir. Romanda yer yer Atatürk devrimlerin yüzeysel bir özelliğe sahip olduğu ve köylüye inemediği eleştirisi vardır.

Tırpan ve Kaplumbağalar adlı eserleri ise Baykurt'un alegorik niteliğe sahip romanlarıdır. Onucu Köy adlı romanda ise bir Köy Enstitülü bir öğretmenin görev yaptığı yerlerde vermiş olduğu bilinçlendirme mücadelesi anlatılmıştır.

Fakir Baykurt'un Eserleri:

Romanları:
Yılanların Öcü (1954)
Irazcanın Dirliği (1961)
Onuncu Köy (1961)
Amerikan Sargısı (1967)
Tırpan (1970)
Köygöçüren (1973)
Keklik (1975)
Kara Ahmet Destanı (1977)
Yayla (1977)
Yüksek Fırınlar (1983)
Koca Ren (1986)
Yarım Ekmek (1997)
Kaplumbağalar (1980)

Öyküleri:

Çilli (1955)
Efendilik Savaşı (1959)
Karın Ağrısı (1961)
Cüce Muhammet (1964)
Anadolu Garajı (1970)
On Binlerce Kağnı (1971)
Can Parası (1973)
İçerdeki Oğul (1974)
Sınırdaki Ölü (1975)
Gece Vardiyası (1982)
Barış Çöreği (1982)
Duirsbug Treni (1986)
Bizim İnce Kızlar (1992)
Dikenli Tel (1998)

Toplum ve Eğitim Yazıları:
Efkar Tepesi (1960)
Şamaroğlanları (1976)
Kerem ile Aslı (1974)
Kale Kale (1978)
Kaplumbağalar (1980)

Çocuk Kitapları:
Topal Arkadaş
Yandım Ali
Sakarca
Sarı Köpek
Dünya Güzeli (1985)
Saka Kuşları (1985)

Şiir:
Bir Uzun Yol
Dostluga Akan Şiirler

Aldığı ödüller:
1958 Yunus Nadi Roman Ödülü (Yılanların Öcü)
1970 TRT Sanat Ödülleri (Tırpan)
1970 TRT Sanat Ödülleri (Sınırdaki Ölü)
1971 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü (Tırpan)
1974 Sait Faik Hikâye Armağanı (Can Parası)
1978 Orhan Kemal Roman Armağanı (Kara Ahmet Destanı)
1979 Tiyatro 79 Dergisi tarafından Yılın Oyunu Ödülü (Sakarca)
1980 Avni Dilligil Tiyatro Ödülü (Tırpan)
1984 Berlin Senatosu Çocuk Yazını Ödülü (Barış Çöreği)
1985 Alman Endüstri Birliği (BDI) Yazın Ödülü (Gece Vardiyası)
1998 Sedat Simavi Roman Ödülü (Yarım Ekmek)
1998 Yaşam Radyo Ustalara Saygı Onur Ödülü
1999 Pir Sultan Abdal Derneği Ödülü
* * * * * * * * * *

Eğitimci, örgütçü bir yazar: Fakir Baykurt / MÜNEVVER OĞAN / YAZAR

Fakir Baykurt, aramızdan ayrılışın 21. yıldönümünde hem ezilen sınıfın yazarı hem de öğretmenlerin unutulmaz önderi olarak yolumuzu aydınlatıyor.
* * * * * * * * *
Türk edebiyatına çok önemli yapıtlar bırakan Fakir Baykurt (1929), Burdur’un Yeşilova ilçesinde, Akçaköy’de doğmuştur. Az topraklı bir çiftçi ailesinin oğludur.

Isparta Gönen Köy Enstitüsü ve Gazi Eğitim Enstitüsünü bitirmiştir. Yurdun çeşitli illerinde öğretmenlik, ilköğretim müfettişliği yapmıştır. ABD İndiana Üniversitesinde bir yıl mesleki eğitim görmüştür. 1965 yılında Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) kurucuları arasında yer almış ve aynı sendikanın genel başkanlığını yapmıştır.

Yazın yaşamına şiirle başlayan Fakir Baykurt, Orhan Veli ve arkadaşlarının çıkardığı Yaprak dergisinde şiirler, öyküler ve köy notları yazmıştır. Edebiyat Dünyası, Kaynak, Fikirler dergilerinde de yazılarını sürdürmüştür (1945-48). Seçilmiş Hikâyeler ve Beraber dergilerinde yayımlanan öykülerini Çilli’de (1955) toplamıştır.

Öykü, şiir, köy notları ve yazıları Yeditepe, Yücel, Varlık, Fikirler, Kaynak, Yağmur ve Toprak, İmece, Cumhuriyet, Yazın, Evrensel, Yön, Sanat Olayı gibi gazete ve dergilerde yayımlanmıştır.

Köy gerçeğini toplumcu gerçekçi bir yaklaşımla ele aldığı Yılanların Öcü adlı ilk romanıyla (1958) Yunus Nadi Roman Ödülünü almıştır. Bunu izleyen pek çok ödülün de sahibidir.

Fakir Baykurt; yazarlığıyla ilgili tutumunu “içinde doğup yetiştiği köylülerin hâllerini, sanatın gerçeklerini göz önünde tutarak ortaya sürmek”, “sanatın en iyi amacının hem konusu olan insanı hem de okuyanı bulunduğu durumdan biraz daha ileri sıçratmak” sözleriyle anlatır.

Yılanların Öcü, Ergin Orbey’in yönetmenliğinde Devlet Tiyatrosunda sahneye konulmuştur (1961). Metin Erksan tarafından sinemaya uyarlanmış; ancak Sansür Kurulunca yurtiçinde ve dışında gösterimi yasaklanmıştır. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in girişimiyle serbest bırakıldıysa da uzun süre sinemalarda oynatılmamıştır.

Fakir Baykurt bir söyleşisinde “Ben edebiyatta yaşamı öne aldığım için amacım köy romanı değil, köydeki yaşamı yazmaktı. (…) Ama ben köy romanı yazmadım, köydeki yaşamın doğru dürüst romanını yazmaya çalıştım. Şimdi de aynı kaygı içindeyim. ‘Şehir Romanı’ diye bir tür tanımıyorum. Şehirdeki yaşamın romanıdır tabii esas olan” der. Nitekim Almanya’daki Anadolu insanının yaşamı onun Duisburg Üçlemesi’nde karşımıza çıkar: Yarım Ekmek, Koca Ren, Yüksek Fırınlar. Bu yapıtlarda iki kültür arasında sıkışıp kalan, yeni bir kimlik arayan ya da kimlik kaybına uğrayan Türk insanın sorunlarını işlemiştir.

“Hepimizin ayakları çamurdadır; fakat bazılarımız yıldızlara bakar” sözünü doğrularcasına yaşayan Fakir Baykurt, köy enstitüsü çıkışlı bir yazar ve öğretmen örgütçülüğünün efsane önderidir. Yetmiş yıllık yaşamına 50 eser, 40 yıllık öğretmenlik, TÖS ve TÖDMF (Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu) genel başkanlığını sığdırmıştır. Genel başkanlıkları döneminde öyle eylemlere imza atmıştır ki etkileri o günlerden bugüne değin gelmiştir. Örneğin Devrimci Eğitim Şurası (4-8 Eylül 1968), Büyük Eğitim Yürüyüşü (15 Şubat 1969), Büyük Öğretmen Boykotu (15-19 Aralık 1969) belleklerden kazınabilir mi? Boykotta dile getirilen istekler, bugünün istekleriyle birebir örtüşmüyor mu?

“Öğretmen kıyımına son; eğitim yönetiminde söz hakkı; baskı değil adil yönetim; gerçekten milli eğitim; özgür sendikacılık ve grev hakkı!” TÖS’ün ve TÖDMF lideri Fakir Baykurt’un yüzünü her zaman ak edecek isteklerdir… Liderliğinin yanı sıra sürdürdüğü yazınsal yaşamı da örgütçülüğü kadar görkemlidir Fakir Baykurt’un. Onun pek çok yapıtı vardır. Bu yapıtların ortak özelliği ezen ve ezilen karşıtlığıdır. Baykurt, yapıtlarında köy gerçeğini, yoksul köylünün durumunu, köydeki yaşam koşullarını, sömürü ve sömürülen sorununu, bozuk ve haksız düzeni korkusuzca ele almıştır. Bunu örneklemek için yapıtlarının bazılarını anımsayalım:

Yılanların Öcü’nde Deli Haceli bir kötü tipi olarak, Irazca Ana ise dik duran, direnen emekçi bir kadın tipi olarak karşımıza çıkar.

Yılanların Öcü’nde Deli Haceli ve karısı Fatma-evlerinin çok nemli olmasını öne sürerek ve haksızca-Irazca ve ailesinin kaldığı evin önüne ev yapmaya kalkar. Yoksulluk ve toprak kavgası, güçlünün zayıfı ezmesi sürmektedir.

Irazca’nın Dirliği’nde muhtar ve çıkar şebekesine karşı;oğlu Kara Bayram, gelini Haççe ve torunlarıyla mücadele eden Irazca Ana’dır.

Onuncu Köy’de yöneticiler tarafından köyden köye sürülen öğretmenin dramını anlatır Fakir Baykurt.

Amerikan Sargısı’nda 1950’li yılların Türkiye’sinde Amerikanvari bir köy modelini dayatan emperyalizmi eleştirir yazar.

Tırpan’da birkaç altına küçük yaşta, kendisinden çok yaşlı Musdu Ağa ile evlendirilen Dürü’nün, Uluguş Ninenin öğüdüyle kendini asmaktan vazgeçip kendini korumak için düğün gecesi Musdu Ağayı öldürmesi anlatılır. Dürü’nün Musdu Ağayı öldürmesi zenginlerin yoksulları ezdiği bir toplumda başkaldırıdır; çünkü Dürü yalnız kişisel nedenlerden dolayı cinayet işlemez, aksine bu olayın başka Musdu’lara ders olmasını ister. Dürü ile Musdu çatışmasına hem bir kadın/erkek hem de ezen/ezilen çatışması olarak bakılabilir. Tırpan’ın Uluguş Ninesi ise olaylara yön veren, istemediği bir adamla evlenmeye zorlanan Dürü’nün akıl hocasıdır, Dürü’yü kendine eş yapmak isteyen yaşlı ve çirkin Musdu; Türkiye’deki ataerkil düzende kadına bakışın ve özellikle köylerdeki egemen görüşün somutlaşmış bir kötü tipidir.

Köygöçüren romanı adını köygöçüren de denilen deve dikeni bitkisinden almıştır. Roman, 1950’li yıllarda Menderes iktidarı yılları ile Marshall yardımları ekseninden yola çıkılarak kaleme alınmıştır. Devletin köye ve köylüye ulaşamadığı, köylü için yapılmak istenilenlere zenginlerin el koyduğu, köylüye destek için var olan devlet görevlilerinin de köylüden ziyade çıkarlarına veya zenginlere hizmet etmesi romanın temel izleklerindendir.

Keklik romanında Dökülecek Köyünün tek eğlencesi domuz ve keklik avından yola çıkılarak fakirlik ve onun yarattığı sorunlar ele alınır. Roman kahramanları Elvan Çavuş ve torunu Yaşar, örgüt üyeliğinden gözaltına alınır.

Tüm bu romanlara ve öteki yapıtlarına bakıldığında da yazarın emekten, kadından, ezilenden yana bir tutum benimsediği görülür. Fakir Baykurt toplumsal sorunların somutlaştırılmasında romanı bir araç olarak kullanmıştır.

Kitaplarında güçlü kadın kahramanlar, kötü tipleri ve karakterleri yaratmıştır. Akıcı ve yalın bir anlatım, başarılı bir kurgu ve öyküleme tekniğiyle yazdığı yapıtları yabancı dillere çevrilmiştir.

9 Ekim 1971 tarihinde, Mamak Askeri Ceza ve Tutukevinde, 2 Numaralı Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi karşısında TÖS Genel Başkanı sıfatıyla verdiği 190 sayfalık İfadesini şöyle tamamlamıştır:

“Hak diyenin ağzına vurulmamalı, yol açanın yolu kesilmemelidir. (…) Beraatımızın sevinci gibi, cezalandırılmamızın tesellisini de aramızda kardeşçe ve içtenlikle paylaşacağız. Şimdiye kadar öğretmen olarak davrandık, bundan sonra da öğretmen olarak davranmaya dikkat edeceğiz… Bu mücadeleye giren insanlar, sonuç ne olursa olsun, bunlara katlanmayı bilmelidir. Biz bileceğiz, bizden sonraki öğretmenler de bilecektir. Çok iyi biliyor ve inanıyoruz, çektiklerimiz boşa gitmeyecektir!”

Fakir Baykurt, aramızdan ayrılışın 21. yıldönümünde hem ezilen sınıfın yazarı hem de öğretmenlerin unutulmaz önderi olarak yolumuzu aydınlatıyor. Bize de öğretmen olarak davranmak, öğretmen olarak yolumuzda ilerlemek görevi düşüyor. Işıklar içinde uyusun.

* * * * * * * * *
Kaynak: 
https://www.aydinlik.com.tr/haber/egitimci-orgutcu-bir-yazar-fakir-baykurt-220294
Aydınlık Gazetesi: Özgürlük Meydanı / 10 Ekim 2020


7 Ağustos 2020 Cuma

GERALİ / SARAYKÖY: “ BİR TATLI HÜZÜN, Nostalji"- "Sevgili Öğretmenim Hüs...


GERALİ / SARAYKÖY: 1940/80'li yılların Gerali ve Sarayköyünden “ BİR TATLI HÜZÜN, NOSTALJİ !...”
Düzenleme: Atila Girgin,
Merhaba sevgili dostlar!...
Bu videoyla sizleri 1940,1950,1960,1970,1980'li yılların Gerali ve Sarayköyüne götürmek istedik.Bu videoyla Köy Enstitülü kuşaktan Sarayköy/Gerali kökenli sevgili öğretmenimiz Hüseyin Girgin, sevgili eşi Zinet Hanım ve Sarayköy ve Gerali kökenli bazı ailelere ait görseller sunacağız. Görseller yöreye ilişkin nostaljik kent belleği özelliği taşımaktadır. Dönemin toplumsal yaşamından kesitler sunan bu görsellerle; yörenin kültürel kent belleğine not düşmek, anılarımızı tazelemek, unutulmasını önlemek, anımsanmasına katkı sunmak istedik. Sonsuzluğa uğurladığımız insanlarımızı rahmet ve saygıyla anıyoruz. Keyfiyet sizlerin. Önemserseniz; haydi iyi seyirler, dost kalın, dostlukla kalın.
* * * * * * * * * * * * * * * * * *
Sarayköy'e ilişkin kardeş bağlantılar:
https://saraykoyozlemi.weebly.com/
http://saraykoyozlemi.blogspot.com/
http://saraykoyheyetimilliye.blogspot...
http://girgin-huseyin.blogspot.com/
http://tahsildaryusufefendi.blogspot....
https://gerali.weebly.com/
https://www.instagram.com/saraykoyozl...
https://www.instagram.com/geralidostl...
https://sites.google.com/site/sarayko...
https://sites.google.com/site/geralid...