Bugün
Köy Enstitüleri’nin kuruluşunun 81. Yıldönümü: Doğru
eğitimin bereketi / 17 Nisan 2021 Köy Enstitüleri’nin
kuruluşunun 81. Yıldönümü - Yarım kalan rüyalar
Köy
enstitülerinin dokunduğu ailelerin doğum günü 17 Nisan.
Açıldıkları her yeri doğrudan doğruya ekonomik, sosyal ve
kültürel yönden etkileyen köy enstitülerinin öğrencileri,
köylüyü de okula katıyorlardı. / 1950’den itibaren enstitüler
her taraftan bombardıman edildikleri bir zamanda Sağlık
Bakanlığı’ndan tanınmış bir kişi “Halk sağlığına en
büyük hizmeti yapanın Sağlık Bakanlığı değil Köy
Enstitüleri olduğu”nu yayınla ifade etmişdi. (Fay Kirby, S:
238-239-240)
*
* * * * * * * * * * * *
Her
Köy Enstitülü öğretmenin doğum günü olarak kutladığı
gündür 17 Nisan… Annem ile babam öyle kutlardı. Bizim evde her
17 Nisan coşku doluydu, hepimizin doğum günüydü…
Cumhuriyetimizin
kurucusu Büyük Atatürk, Kurtuluş Savaşı sürerken 16-21 Temmuz
1921’de Ankara’da Türkiye Milli Eğitimi işlevinin bir
programını hazırlamak amacıyla yapılan ilk genel toplantıya
katılmış Maarif Kongresini açmıştır. Savaş sürerken bile
milli eğitime önem vermiştir. 27 Ekim 1922’de Büyük Zaferi
kutlamak üzere İstanbul’dan Bursa’ya gelen kalabalık bir
öğretmenler grubu ile Bursa’nın öğretmenlerine Şark
Tiyatrosu’nda gece toplantısında şöyle sesleniyordu: “Maarif
programımızın, maarif siyasetimizin temel taşı cehaletin
giderilmesidir. Bu giderilmedikçe yerimizdeyiz… Yerinde duran şey
ise geriye gidiyor demektir. Bir taraftan genel olan cehli gidermeye
çalışmakla beraber diğer taraftan sosyal yapısı doğrudan işe
dayalı, uygulamalı, etkili ve yararlı kuşaklar yetiştirmek
gerekir…”
“Hanımlar,
Beyler! İtiraf edelim ki biz üç buçuk sene öncesine kadar cemaat
halinde yaşıyorduk. Bizi istedikleri gibi idare ediyorlardı. Dünya
bizi, temsil edenlere göre tanıyordu. Üç buçuk senedir tamamen
millet olarak yaşıyoruz. Bunun gerçek kanıtı Hükümet biçimimiz
ve nitelikli Hükümetimizdi ki onu Büyük Millet Meclisi diye ilan
etti…” (Atatürk’ün söylev ve Demeçleri C: II, S: 48-49)
Atatürk
böyle diyor; cehaletten doğru bir eğitimle kurtulacağımıza
inanıyordu.
Büyük
Atatürk, eğitime, yüzyıllardır göz ardı edilen, her şeyden
mahrum bırakılan köylerden başlanmasını istiyordu. Kırk bin
köyümüzün otuz beş bininde okul yoktu… Nüfusun yüzde sekseni
köylerde yaşıyordu. Köylüler bir paraya bir de askere muhtaç
olunduğunda akla geliyordu. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte artık
hep gündemdeydi köylüler ve köy çocukları…
Bu
konuda birçok çalışmalar yapılıyor birçok yollar deneniyordu.
1929-1933 yıllarında Gazi Eğitim Enstitüsü’nde etkin
görevlerde bulunan ve köy enstitülerinin kuramcısı olan İsmail
Hakkı Tonguç’un 1935 yılında Milli Eğitim Bakanı Saffet
Arıkan tarafından İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne
getirilmesiyle eğitimde yeni bir dönem başlıyordu.
Atatürk’ün
önderliğinde 1937 yılında başlayan çalışmalara önce “Eğitmen
Kursları” ve “Köy Öğretmen Okulları” nın açılmasıyla
geçildi. Köy Öğretmen okullarının ilki 1 Ekim 1937’de
Eskişehir Çifteler’de açılmış, onu 30 Ekim 1937’de İzmir
Kızılçullu izlemiştir. Bu çalışmalardan da anlaşıldığı
gibi köy enstitülerinin temelinde Köy Eğitmen Kursları
yatmaktadır. İzmir ve İstanbul’da Felsefe öğretmenliği,
müfettişlik yapan Hasan Ali Yücel 1933-1935 yılları arasında
Ortaöğretim Genel Müdürlüğü görevlerinde bulundu. 1935
yılında yapılan seçimlerde İzmir Milletvekili seçilerek
siyasete atılmıştı. 1938 yılında ise Milli Eğitim Bakanı
olmuştu. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, köy enstitülerinin
kuramcısı ve Kurucusu İsmail Hakkı Tonguç ile birlikte köy
enstitülerinin kurulması çalışmalarını hızlandırdılar.
Ardından 17 Nisan 1940 tarihinde 3803 sayılı Köy Enstitüleri
yasası Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi. Yasanın
kabul edilmesiyle yüzyıllardır göz ardı edilen köy çocuklarına
okul ve eğitim yolu açıldı.
TIRNAKTAN
TEPEYE
Böylece
‘eğitim sisteminin tepeden tırnağa iyileştirme değil,
tırnaktan tepeye doğru kesin bir adımla işe başlama hedefi
İsmail Hakkı Tonguç’a, İlköğretim Genel Müdürü olma
olanağı verilince yaşama geçiyordu’. (Türkiye’de Köy
Enstitüleri, Fay Kirby, S: 106)
1940
yılından itibaren yurdun çeşitli bölgelerinde laik ve karma
eğitim yuvaları köy enstitüleri birer birer yükseliyor güneş
gibi aydınlatıyorlardı bulundukları bölgeleri. Ancak dünyayı
ikinci kez kana bulayan İkinci Dünya Savaşı yıllarıydı.
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Batı Cephesi Komutanı olarak
savaşın tüm acılarını yaşamış biri olarak Türkiye
Cumhuriyeti’ni savaşın dışında tutuyordu. Yurdu dört yıl
süren Birinci Dünya savaşını yaşamış, İtilaf Devletleri
tarafından işgale uğramış mütareke yıllarını yaşamıştı.
Ardından Atatürk’ün önderliğinde üç buçuk yıla yakın
Kurtuluş Savaşı vermişti. Savaşın getirdiği acılar, yoksunluk
ve yokluklar sürüyordu. Millet yaralarını sarıyordu. Büyük
kurtarıcımız Atatürk “Yurtta barış, dünyada barış”ı
öğütlüyordu. Ancak mihver ve müttefik devletlerin kuşatması ve
sıkıştırmaları altındaydık. Bütün baskılara karşı
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ülkesini savaş dışı bırakmayı
başarmıştı. Ama savaşın getirdiği ekonomik sıkıntılarla
yoksulluk rüzgarları yurdu etkisi altına almıştı. Bir kıtlık
dönemi yaşanıyordu. Bütün bunlara rağmen savaşa katılmaktansa
kıtlığa katlanmak evlatları yetim bırakmamak en doğru yoldu.
Artık
Türkiye’de eğitim seferberliğine sıra gelmişti. Cehaletle
savaşmak ve başa çıkmak zamanıydı. Çok fazla savaş yapmıştık.
Şimdi eğitim; çağdaş uygarlık yolunda ilerleme zamanı olduğunu
söylüyordu Cumhurbaşkanı İsmet İnönü. Ancak her olasılığa
karşı birçok çiftçi ve emekçi yurt savunmasına alınmıştı.
Milli Savunma Bakanlığı yiyecek maddeleri depoluyordu. Bu kıtlık
döneminde her tarafta fiyatlar yükselmişti. Bu arada
karaborsacılık doğmuştu. Ekmek karneye bağlanmıştı. Bu kıtlık
döneminde köy enstitülerine de sınırlı ödenek kalıyordu.
Kızlı erkekli çocuklar enstitülere koşuyorlardı. Herkes zorla
değil, isteyerek gidiyordu. Öğrenciler her şeyin üstesinden
gelmeye hazırdı. El birliği ile çalışıyorlar, emek ediyor,
alınteri döküyor, üretiyorlar. Kendi okullarını yaptıkları
gibi yeni yapılacak okullara gruplar halinde yardıma giderek
enstitüler arası işbirliğinin en güzel örneğini veriyorlardı.
Böylece İsmail Hakkı Tonguç’un “İş için iş içinde işle
eğitim” ilkesi yaşama geçiyordu. Enstitü öğrencileri emeksiz
üretim olmayacağı gibi alınteri dökülmeyen bir işin de değeri
olmadığının farkına vararak yetişiyorlardı.
Her
yıl köy enstitülerine gelen öğrenciler artıyor, kızlardaki
artış enstitü müdürlerinin ve öğretmenlerin yüzlerini
güldürüyordu. 1940 yılından 1944 yılına kadar tam 21 köy
enstitüsü binası usta öğreticiler eşliğinde öğrencilerle
birlikte yapılmıştı. Bunlardan biri de Erciş Köy Enstitüsü
tarafından 1948 yılında Van’da yapılan enstitüydü.
Toplumumuzun gereksinimlerine yanıt veren köy enstitüleri
binalarının yerleri seçilirken de özellikle köy çocuklarına
ulaşım kolaylıkları sağlamak için hem rahat hem güvenli hem de
ekonomik olan demiryollarına yakın bölgeler seçilmiştir.
Demiryolları Atatürk için de ayrı bir değer taşıyordu. 18
Şubat 1931’de Malatya’da şöyle diyordu: “Demiryolları,
memleketin tüfenkten, toptan daha önemli bir güvenlik silahıdır.
Demiryolları Türk Milleti’nin, refah ve medeniyet yollarıdır.
Türkiye’de ekonomi hayatının yüksek gelişimleri ancak
demiryolları ile olacaktır. Milletin saadeti, istiklali bu
yollardan geçecektir.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C:
II, S:301)
ÖĞRENCİLERLE
KÖY HALKI EL ELE
Köy
enstitüleri açıldıkları her yeri doğrudan doğruya ekonomik,
sosyal ve kültürel yönden etkiliyorlardı. Tarlada, bahçede kızlı
erkekli çalışıyorlardı. Erkek öğrenciler kireç yakıyorlar,
kum eliyorlar, taş taşıyorlar, briket döküyorlar, temel kazıp
temel atıyorlar, duvar örüp çatı yapıyorlar; birer karınca
gibi çalışıyorlardı. Yaptıkları binalar yükseliyor; ektikleri
tohumlar fışkırıyor, ağaçlar boy veriyordu. Yoktan var edip
bulundukları yeri imrenilesi bir cennete çeviriyorlardı. Kız
öğrenciler biçki-dikiş atölyelerinde öğretmenleri eşliğinde
çarşaflar, nevresimler dikip okul gereksinimlerini karşılarken,
erkek öğrencilerin güneşte çalışırken giydikleri şapkaları
da dikiyorlardı. Dokuma iplerini kendileri boyuyor, dokumahanelerde
kilimler dokuyorlar, örgüler örüyorlardı.
Dersler
görüyor, dünya klasikleri okuyorlar, kendileri yazıp oyunlar
hazırlıyorlardı. Ulusal bayramlarda köy halkını davet edip
kendi yazdıkları oyunlarını hazırladıkları sahnelerde
oynuyorlar; fener alayları düzenleyip köyün içinde meşalelerle
yürüyor, bayram sevincini köy halkına yaşatıyorlar, köylüyü
de okula katıyorlardı.
Bereketli
olsun olmasın enstitü öğrencileri okullarının bulunduğu
bölgenin toprağına hayat veriyorlardı: “Deniz kıyısına yakın
yerde olan Trabzon Beşikdüzü Köy Enstitiüsü topraksızlıktan
denize başvuruyor, deniz ürünlerinde gelişiyor, konservecilik
tesisleri kuruyordu. Adapazarı Arifiye Köy Enstitüsü, yanı
başında bulunan Sapanca Gölü’nde balıkçılık işine el
atıyor, balıkçılık yörenin en önemli endüstrisi oluyordu.
Onları gören köylüler de balıkçılığa başlıyordu.
Kırklareli Kepirtepe Köy Enstitüsü, çok büyük güçlüklerle
karşılaşıyor ancak üstesinden geliyordu. İçme suyu sağlayacak
bir artezyen kuyusu açıyor, daha sonra Trakya bölgesinin bütün
kurak yerlerinde artezyen kuyuları yükselmeye başlıyordu.
Eskişehir Çifteler Köy Enstitüsü yorulmak bilmez bir çalışma
ile neler başaracağını gösteren bir enstitü olmuş,
ağaçlandırma işleri ile önemli bir gelir kaynağı sağlamıştı.”
(Fay Kirby, Türkiye’de Köy Enstitüleri S: 276- 277)
Bereketli
topraklar üzerinde kurulmuş olan Adana Düziçi Köy Enstitüsü’nde
hem tahıl hem sebze ekimi yapılıyordu. İpek böcekçiliği
yapıyorlar, küçükbaş hayvan besliyorlar, bol meyve ağaçları
yetiştirirken çevrelerini de ağaçlandırıyorlardı. Demiryolu
üzerinde enstitüye en yakın yer olan Yarbaşı’na herkesin
yararlanabileceği bir tren durağı yaptırmayı da başarmışlardı.
İkinci
Dünya Savaşı yıllarıydı. Malarya (sıtma), verem ve trahom gibi
hastalıklar çok yaygındı. Bu hastalıklar karşısında
enstitülere doktor bulmak da zordu, bulunan doktorları elde tutmak
da… Köy enstitüleri yurttaki sağlık sorununa el atarak bu
soruna da çare oldular.
Köy
enstitüleri, Türkiye’yi saran görünmez bir teşkilatın önemli
bir parçası olarak gözüküyordu. Köy enstitüleri, sağlık
memuru ve köy ebeleri yetiştirilmesi için Sağlık Bakanlığı
ile ilişki kurdu. 9 Temmuz 1943 tarih ve 4459 sayılı kanun ile bu
anlaşmayı resmileştirdi. Bundan sonra köy enstitüsü
öğrencileri üçüncü yılsonunda ‘eğitim’ ve ‘sağlık’
kollarını seçeceklerdi. İkinci ihtisaslaşma alanını seçen
kızlar, doğrudan doğruya Sağlık Bakanlığı’nın yönettiği
kurslara gönderildiler. Erkekler bu eğitimi veren köy enstitüsüne
gönderildiler. Bu konuda Hasanoğlan ve Kızılçullu başlıca iki
merkezdi.‘
İŞ
İÇİN İŞ İÇİNDE İŞLE EĞİTİM’
Trahomdan
yaralanmalara kadar her şeyi tedavi etme zorundan doğan
tecrübelerle Malatya Akçadağ Köy Enstitüsü’nün öğretmen
kadrosunda ‘sağlık öğretmeni’ iki katına çıktı. 1946’da
457 Akçadağ mezunundan 63 tanesi ‘halk sağlığı memuru’
sanını taşıyordu. Dört vilayetin köylüsü ile din
tüccarlarının sattığı yarı sihir yarı empirik (deneyci bilgi
karışığı) zararlı ilaçlar arasına 63 sağlık memuru ile
enstitülerde ‘ilk yardım’ eğitimi gören mezunlardan başka
girecek hiçbir tıp insanı yoktu.
“İş
için iş içinde işle eğitim” ilkesini uygulayarak savaşın
yarattığı onca yokluğa, yoksulluğa rağmen kendi okullarını
kendileri yaptılar. Ekinler ektiler, sebzeler yetiştirdiler. Kumlar
elediler, harçlar kardılar. Biriketler döktüler, temeller
kazdılar. Taşlar çektiler, taşlar kırdılar. duvarlar ördüler,
köşeler bağladılar. Çatılar yaptılar, kiremitler taşıdılar.
Kızlı erkekli yan yana çalıştılar. Emek ettiler, alınteri
döktüler üretmenin zekine vardılar. Kız öğrenciler,
dikişhanelerinde nevresimler, çarşaflar, güneşten koruyacak
şapkalar diktiler. Kilimler dokudular, örgü işleri yaptılar.
Fırınlarda ekmekler pişirdiler, turşular kurdular, reçeller
yaptılar.
Dersler
gördüler, dünya klasiklerini okudular, tartıştılar. Şiirler,
öyküler yazdılar. Tiyatro oyunları yazıp yine kendileri
oynadılar. Mandolin, keman saz çaldılar, halaylar çektiler. Köy
enstitülü kızlar, ne süs püs yaptılar, ne güzel görünme gibi
bir çabaları oldu. Onlar, gençliğin zaten bir güzellik olduğunun
bilinciyle yetiştiler. En büyük yarışları “Ne kadar verimli
olabiliriz?” yarışıydı. Onlar, kullanışlığa dayalı en
gerçekçi köy enstitülerinde en gerçek eğitimi alarak
yetiştiler. Çalışkan, emekçi, üretken, dürüst, onurlu ve
yurtsever olarak Atatürk’ün, cumhuriyeti emanet ettiği gençlik
oldular.
Onlar,
Atatürk’ün çağdaş uygarlık yolunda çizdiği yolda yürümek
için köylere birer ışık olarak yayıldılar. Aydınlık oldular.
Gittikleri yerlerde ekonomik, sosyal ve kültürel bir toplumsal
uyanış başlattılar. Çağdaş uygarlık yolunda ilerlemenin
öncüleri oldular. Enstitülere köy çocuklarında bir akın
başlamıştı. Uygarlık yolunda yürüme değil koşma zamanıydı.
Hiç akla gelir miydi ilerlemekten korkanların olacağı; kim geriye
gitmek isterdi?
*
* * * * * * * * * * * * * *
Köy
Enstitüleri'nin öğrencileri, okullarını bitirip köylerine
özgüveni yüksel yetenekli bireyler olarak dönüyordu. Ve
köylerinde ekonomik, toplumsal ve kültürel değişimler
yaşandıkça, köylülerin sırtından geçinmeyi adet
edinenler rahatsız oldu. 1946 yılıydı ve henüz Demokrat
Parti kurulmamıştı. Ancak Demokrat Partililer henüz Cumhuriyet
Halk Partisi içinde milletvekiliydiler. Laik Cumhuriyet'in
karşıtlarından biri olan Reşat Şemsettin Sirer, Milli Eğitim
Bakanı oldu. 7 Ağustos 1946’da ülkenin en uzun ve en verimli
çalışan Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in bakanlığı
sona erdi. Şemsettin Sirer, kayıtlara göre, Cumhuriyet Halk
Partisi’ndeydi. Ancak aklı Demokrat Partili idi. Köy sahibi
ağalar (Kinyas Kartal) ve Meclis’teki toprak sahibi
milletvekillerinin desteği ile 19 Şubat 1947 tarihli ve 5012 sayılı
tek maddelik yasayı Meclis’ten geçirdiler. Milli Eğitim Bakanı
Şemsettin Sirer’e göre ‘tehlikenin asıl kaynağı bir
üniversite özelliği taşıyan Yüksek Köy Enstitüsü’ydü. O
da çok sürmedi, can damarı kesilerek kurutuldu. Ardından köy
enstitülerinin kuramcısı ve kurucusu olan İlköğretim Genel
Müdürü İsmail Hakkı Tonguç, görevden uzaklaştırıldı.
Meclis’ten geçen bu yasanın amacı, kadınları eğitim
yasasından ayrı tutmak idi. Bu aynı zamanda Atatürk’ün kadın
erkek eşitliği ilkesine de aykırıydı.
Şemsettin
Sirer’in 7 Ağustos 1946’da başlayan Milli Eğitim Bakanlığı
8 Haziran 1948’de sona erdi. Bu iki yıl, bir ömre sığmayacak
kadar emek isteyen Köy Enstitüleri'ni tarumar etmeye yetti.
Yöneticilerin ve öğrencilerin binbir emekle yaptıkları bu
güzelim enstitülere verilen ömürler hiçe sayıldı. Ardından
Milli Eğitim Bakanlığı’na İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesi mezunu Bingöl Milletvekili Hasan Tahsin Banguoğlu
getirildi. O da Şemsettin Günaltay kabinesinde görev yaptı. Ne
yazık ki yirminci yüzyılda modern ve çağa uygun bilimin, laik ve
karma eğitimle köylere ulaşarak toplumsal uyanışın
gerçekleştiğini görenler bunu istemedi. Oysa Büyük Atatürk 30
Ağustos 1925’te Kastamonu’da şöyle sesleniyordu:
“Bir
toplum, bir millet erkek ve kadın denilen iki cins insandan
oluşmuştur. Mümkün müdür ki bir kitlenin bir parçasını
ilerletelim diğerini görmezden gelelim de kitlenin tamamı
ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki bir topluluğun yarısı
topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça diğer kısmı semalara
yükselebilsin? Şüphe yok ki ilerleme adımları dediğim gibi iki
cins tarafından beraberce atılmak, ilerleme alanında birlikte
kararlı yürümek gerekir. Böyle olursa inkılap başarılı olur.”
(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. II, S: 226-227.)
UYGARLIĞA
GİDEN YOL
Köy
Enstitüleri sağ ve gerici kesim tarafından komünist ve
dinsizlikle suçlandılar ve karalandılar. 1948’den itibaren Köy
Enstitüleri'ni kuruluş amacından çıkardılar, öğretmen
okullarına dönüştürdüler. 1950 yılında yapılan seçimlerde
Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle Milli Eğitim Bakanlığı’na
getirilen Tevfik İleri daha da ileri giderek zaten işlevini yitiren
enstitüleri 27 0cak 1954’te çıkarılan bir yasa ile İlköğretmen
Okulları ile birleştirerek tamamen kapattı. Binbir emekle kurulan
enstitüler, kazanımlarını göremeyecek kadar gerici çevrelerin
kurbanı olmuştu.
Türkiye
Cumhuriyeti devrimlerinin son halkası olan Köy Enstitüleri
olağanüstü bir biçimiydi. Çağdaş uygarlığa açılan laik ve
karma eğitimdi. Köy çocuklarına açılan en uygun ve en ekonomik
aydınlanma yoluydu. En verimli çalışmalarını 1940-1946 yılları
arasında verdiler. Bir rüya gibi kısa süren bu aydınlık
yıllarda yoktan var yaratarak en güzel başarılara imza attılar.
Hem güzel yaşadılar hem görev yaptıkları köylerine güzellikler
yaşattılar. Gerici çevreler işte hep bu güzelliklerden ve
toplumsal uyanıştan korktular. Gerçek dışı konuşmalarla
karaladılar. Köy çocukları okuyor, köylüler aydınlanıyordu.
Köylü sorup sorgulamaya başlamıştı. Tam her şey yoluna
konulmuş çağdaş uygarlık yolunda ilerlemeye geçilecekken
enstitülerin önü kesilmişti. Köy çocuklarının rüyaları
yarım bırakılmıştı. Yalnız çocukların mı? Köy toplumunun
da… Türk eğitim sisteminin olağanüstü yenilikçi Atatürk
devrimlerinin son halkası ve en büyük devrim olan köy
enstitülerini daha ileriye götüreceklerine, kapattılar. Köy
Enstitüleri'ni kapatanlar tırnaktan tepeye ilerlemenin de önünü
kestiler, Türk eğitim sistemimizi yaraladılar.
Oysa
Köy Enstitüleri Atatürk devriminin en son halkasıydılar.
Eğitimde Atatürk’ün özleyişlerine uygun çağdaş bir toplum
yaratmanın en güzel örnekleriydiler. Onlar açıldıkları yere
canlılık getiriyorlardı. Yaşama sevinci çalışma coşkusu
veriyorlardı. Tarlalardan, bahçelerden, inşaat alanlarından gelen
kazma kürek seslerine öğrencilerin coşkulu sesleri karışıyor,
gökyüzü bu seslerle çınlıyordu. Onlardaki bu heyecanı gören
köylüler bir başka hayatı tanıyorlardı. Hele işler tamamlanıp
da avluda toplandılar mı… İçlerinden birinin çaldığı bir
kemanla halaya durmaları yok mu… Bu kez gökyüzünü türkülerle
çınlatıyorlardı. Onları gören köylüler şaşırıyor, bu
hallerine hayranlık duyuyorlardı. Sanki biraz önce kazma kürek
sallayanlar, taş, kum çekenler, tuğla taşıyanlar, duvar örenler
onlar değildi. Bu öğrenciler karıncalar gibi çalışkan, ipek
böceği gibi üretkendiler. Onlar, yüzlerindeki sevinç,
gözlerindeki ışıltılarla; çalışkanlıkları, heyecan ve
coşkularıyla içlerindeki hevesle ve dillerindeki:
“Sürer
eker, biçeriz, güvenin ötesine/Milletin her kazancı, milletin
kesesine/Toplandık baş çiftçinin Atatürk’ün sesine/Toprakla
savaş için ziraat cephesine/Biz ulusal varlığın, temeliyiz,
köküyüz/
Biz
yurdun öz sahibi, efendisi köylüyüz” ile devam eden Ziraat
Marşı'yla unutulmuş köylere ve köylülere hayat veriyorlardı.
Gökyüzü enstitü öğrencilerinin yüreklerinden kopan bir
coşkuyla söyledikleri bu marşla çınlıyor ve aydınlanıyordu.
Aydınlıktan korkulur muydu? Ama korkuldu!
Bu
kısacık zamanda bile ektikleri tohumlar ve geçtikleri yerlerde
silinmeyen izler bırakan bu yürekli güzel insanlara sonsuz
teşekkürler. Başta Cumhuriyetimizin Kurucusu Başöğretmen Büyük
Atatürk’ü, köy enstitülerinin kuramcısı ve kurucusu
İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’u, Milli
Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’i ve bütün köy enstitüsü
müdürlerini ve öğrencilerini (Düziçi Köy Enstitüsü ilk
mezunu babam Mustafa Aray’ı ve ikinci mezunu olan annem Nimet
Aray’ı) özlem ve minnetle anıyorum. Ve bu özelin özeli güzel
insanların önünde bir kez daha saygı ile selam duruyorum. Yaşayan
öğretmenlerimden Sayın Abdullah Özkucur’un, Sayın Haydar
Demirtaş’ın ve sevgili eşi Mahinur Demirtaş’ın ellerinden
sevgi dolu saygı ile öpüyor sağlık ve esenlikler diliyorum.
*
* * * * * * * * * * * * * * * * * *
KAYNAKLAR:
aydınlık.com.tr / Özgürlük Meydanı
https://www.aydinlik.com.tr/haber/bugun-koy-enstituleri-nin-kurulusunun-81-yildonumu-dogru-egitimin-bereketi-241157
https://www.aydinlik.com.tr/haber/17-nisan-2021-koy-enstituleri-nin-kurulusunun-81-yildonumu-2-yarim-kalan-ruyalar-241255