24 Nisan 2021 Cumartesi

Eğitim üretim içindir / NAİL TOPAL

Eğitim üretim içindir / NAİL TOPAL

Beşikdüzü’nde balıkçılık yapılırken Ortaklar’da pamuk, sebze, meyve, incir ve zeytin üretimi vardır. Büyükbaş ve küçükbaş hayvancılık, arıcılık, tavukçuluk da enstitülerin üretim alanları içindedir.

NAİL TOPAL / YAZAR

Genç Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk’ün önderliğinde, emperyalizme karşı, ilk Kurtuluş Savaşı'nı vermiş bir ülkedir. Kurtuluştan sonra tam bağımsızlık sağlanmaya çalışılmış, bu amaçla sosyal içerikli devrimler yapılmıştır. Cumhuriyet yönetimi, erkeklerde yüzde yedi, kadınlarda binde dört okuryazarlık devralmıştır. Eğitimin önemi kavranmış, eğitim ve okullaşma süreci kentlerde çözüme kavuşturulmaya çalışılmıştır. Atatürk’ün eğitimle ilgili sözlerinden esinlenerek Misak-ı Maarif adlı bir program hazırlanır. Fakat bu izlence uygulamaya tam olarak geçirilemez. Özellikle büyük bir köylü toplumu olan ülkemizin, büyükçe bir bölümünde, yarı feodal üretim ilişkilerinin egemen olduğunu bilelim. En önemli eksiklik, üretim ilişkilerinin ve eğitim sisteminin bozukluğudur.

17 Nisan 2021 Köy Enstitüleri'nin açılışının 81.yıldönümüdür. Her şeyi ile yerli ve bize özgü bir eğitim kurumu olan Köy Enstitüleri'nin tarihçesini ve kuruluş amacını bilmek, günümüz için de önemlidir. Genç Türkiye Cumhuriyeti, kurtuluştan sonra, kent merkezlerinde, okuma yazma sorununu bir ölçüde çözmüştü. Ancak halkın büyük çoğunluğu yüzde 82’si köylerde yaşıyordu. Buralara eğitim ve öğretimin götürülmesinde, büyük sıkıntılar yaşanıyordu. 1930’lu yıllarda erkeklerde yüzde 17, kadınlarda yüzde 4,2 oranında okur yazarlık söz konusuydu.

1935 yıllarında bir taraftan devletçi ekonomi uygulanmakta, bir taraftan da yarı feodal, üretim ilişkilerinin tasfiye edilmesi düşünülmektedir. Bu amaçla hem eğitimde hem de toprak dağılımında, reformlar yapılmak istenir. Önce Saffet Arıkan’ın Milli Eğitim Bakanlığı sırasında, Atatürk’ün buyruklarıyla “Eğitmen Hareketi” başlatılır. Buna göre askerde çavuş olan gençlerden, açılacak kurslarda eğitmen yetiştirilecek ve onlardan kendi köylerindeki üç sınıflı okullarda eğitici olarak yararlanılacaktı. Bu amaçla Çifteler’de eğitmen kursu açılır. Bu dönemde İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne, İsmail Hakkı Tonguç atanır. Bu kurslarda yetişen eğitmenler başarılı olur. İsmail Hakkı Tonguç, John Dewey, Pestalozzi gibi uzman eğitimcilerden de esinlenir. Köy eğitimi konusunda Avrupa’da iki ay süren incelemeler yapar.

DOĞU'NUN RÖNESANSI

Türk köylüsü, Osmanlı’dan bu yana bir ömrün yükünü, omuzlarında taşıyordu. Devletine vergi vermiş, asker vermiş, yurdu için savaşarak canını vermişti. Ama köylü hep unutulmuştu. Yazgısıyla baş başa, karanlıklarda yaşıyordu. Doğunun Rönesansı denilen Köy Enstitüleri, yarım kalmış, bir mucizeyi yarattılar. ”Köy demek memleket demektir. Ulusal gücümüzün özü orada saklıdır. Köy kalkınmadıkça ülke kalkınamaz” diyordu, Köy Enstitüleri'nin babası İsmail Hakkı Tonguç.

17 Nisan 1940’ta, 3803 sayılı Köy Enstitüleri ve hemen ardından, 4274 sayılı Köy Enstitüleri Teşkilat Kanunu çıkartılır. Bakanlığın başında Hasan Âli Yücel vardır. Önce 14 enstitü açılır, daha sonra sayıları 21’e çıkar. Bu okullarda iş içinde eğitim ilkesi uygulanır. Öğrenciler hem kuramsal, hem de uygulamalı eğitim yaparlar. Örneğin, okul binalarını öğrenciler ve öğretmenler birlikte inşa ederler. Tarım alanlarını işlerler, kendi yiyeceklerini üretirler. Artanları da çevreye satarlar ya da diğer enstitülere gönderirler. Sınıfların yatakhanelerin, yemekhanelerin temizliklerini de öğrenciler yapar. Her okulun bulunduğu yöreye göre, üretim alanı değişiklik gösterir. Örneğin Beşikdüzü’nde balıkçılık yapılırken Ortaklar’da pamuk, sebze, meyve, incir ve zeytin üretimi vardır. Büyükbaş ve küçükbaş hayvancılık, arıcılık, tavukçuluk da enstitülerin üretim alanları içindedir.

Köy Enstitülerinin kuruluş gerekçesini, dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel şöyle açıklıyor: ”Biz Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, sosyal hayatımızda yaptığımız büyük devrimleri köylere götürecek adam yetiştirmek istedik. Çünkü ümmet devrinin böyle bir adamı vardı. Bu imamdır. İmam, insan doğduğu vakit kulağına ezan okuyarak, vefat ettiği vakit mezarının başında telkin vererek, doğumundan ölümüne kadar manen köylünün hâkimidir. Bu manevi hâkimiyet, maddi tarafa da intikal eder. Çünkü köylü hasta olduğu vakit de sual mercii imam olur. Biz imamın yerine, devrimci düşüncenin adamını göndermek istedik. İşte Köy Enstitüleri fikri böyle doğdu.” (İmece, Ocak 2011)

Köy Enstitülerinin fikir ve eylem adamı, dönemin İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç, enstitülerin eğitim felsefesini ve insanın uygarlaşmasını şöyle dile getirir: ”İnsan, sanat, demokrasi merkezli, ezbersiz öğrenmeyi, hayatın gerçek problemleri üzerinden gerçekleştirmeyi hedefleyen bir eğitim” (...) “İnsanı öteki varlıklardan ayıran, ayakta durabilmesi ve elini kullanabilmesidir. El doğanın insana verdiği, en kullanışlı araçtır. Uygarlık insan eliyle, insan beyninin birlikte yarattığı bir sonuçtur. İnsan, eliyle beynini birlikte kullanmaya başladığı gün, uygarlığı da, tarihi de başlatmış olmaktadır.” ( İmece, Ocak 2011)

DEMOKRATİK EĞİTİM

Bu okullarda, demokratik bir eğitim uygulanmaktadır. Öğrenciler okullarındaki uygulamaları, hafta başında yapılan toplantılarda rahatça eleştirebilmektedirler. Kuramsal ve uygulamalı derslerin yanı sıra her gün zorunlu okuma saatleri vardır. Tiyatro, halk oyunları ve spor en önemli etkinlikler arasındadır. Öğrencilerin hem öğretmen, hem de toplum lideri olarak yetiştirilmeleri, kendi köylerinde öğretmen olarak çalışmaları, kurulu düzen savunucularını, özellikle toprak ağalarını çok rahatsız eder. Çok partili düzene geçince, önce 1947’de okulların yapısı ve işlevi değiştirilir. Öncelikle Hasan Ali Yücel bakanlıktan alınır, yerine CHP’nin sağ kanadından Reşat Şemsettin Sirer atanır. O doğal olarak bir süre sonra Tonguç’u görevden alır. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kapatılır. 1947 yılında ABD ile yapılan ikili antlaşmalar, buna göre Ford Vakfı'na eğitim sistemimizin yeniden düzenleme yetkisinin verilmesinin, CHP içindeki toprak ağalarının, Köy Enstitüleri'ne direnişi, çok partili yaşama geçilirken dinsel güçlere ödünler verilmesi, İmam Hatip Enstitülerinin gündeme getirilmesi, Köy Enstitülerinin sonunu getirdi. Seçimler sırasında, Vanlı toprak Ağası ve Milletvekili Kinyas Kartal, DP Başkanı Adnan Menderes’e, Köy Enstitülerini kapatırsanız size oy veririz diyecektir. Bunları yıllar sonra anılarında anlatacaktır. 1951 yılında, DP döneminde kızlar ve erkekler ayrı okullarda toplanır. Nihayet 1954 yılında, 6234 sayılı yasayla adları ilköğretmen okulu olarak değiştirilir. Eğitim sistemi, bundan sonra kuramsal ve ezberci bir sisteme dönüşür.

Bu okulların açılışından bu yana 81 yıl geçmiştir. Enstitülerin eğitim tarihinde yer aldığı 14 yıllık kısa süre içinde 17,250 öğretmen, 8,750 eğitmen, 1,650 sağlık memuru yetiştirilmiştir. Bu insanlar, ilköğretim sorununun ve köy kalkınmasının, bilinçli öncüleri olmuşlardır. Bu kurumlar yaşatılsaydı hem eğitim, hem kalkınma sorunlarımız çözülmüş olacaktı. Günümüzde de bu kurumların özü olan eğitim üretim içindir anlayışına dayalı, eğitim kurumları açılmalı, aynı anlayışla kent enstitüleri açılmalıdır. Bize özgü, bu eğitim kurumlarının, Birleşmiş Milletler’in tavsiyesiyle günümüzde İsrail’de, Seylan’da ve Yeni Zellanda’da yaşatıldıklarını da söyleyelim. Günümüzde, sayısal yönden kentli, fakat kültürel yönden kentlileşememiş bir köylü toplumuyuz. Bu yüzden bu kurumlara daha çok eğilmeliyiz.

Bu okullar kapatılmasaydı, köylerimiz birer üretim merkezi olacak, ülkemizin sosyo-kültürel sorunları çözülecek, köyden kente göç olgusu sorun olmaktan çıkacak, ülkemiz sağlıklı, demokratik, laik, çağdaş, ileri, kalkınmış bir ülke durumunda olacaktı. Tam bağımsız, gelişmiş, borçsuz, terörsüz saygın bir duruma gelecek, Atatürkçü Düşünceyi sonuna kadar uygulayacaktık.

Köy Enstitülerinin kurulmasında büyük hizmetleri geçen Ulu Önder Atatürk’ü, Milli Eğitim Bakanlarımız Saffet Arıkan’ı, Hasan Ali Yücel’i ve Köy Enstitülerinin fikir babası, İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’u saygı ve rahmetle anıyoruz. Ayrıca Köy Enstitülü öğretmenlerimizin de aramızdan ayrılmış olanlarına rahmet, yaşayanlara da sağlıklı bir ömür diliyoruz.

* * * * * * * * * * * * * * * * *

KAYNAK: aydınlık.com.tr – özgürlük meydanı

https://www.aydinlik.com.tr/haber/egitim-uretim-icindir-241604



 

Köy Enstitüleri aydın fabrikasıydı / Cemal Türkmen



Köy Enstitüleri aydın fabrikasıydı / Cemal Türkmen

Onlar dağ başlarında yaktıkları çoban ateşleriyle gecenin karanlığına fener tutan ışık emekçileriydiler. Görevleri, cahillik içerisinde bırakılmış, ezilmiş, horlanmış köylülere ulaşmaktır. Yağmurda, karda, fırtınada, ayazda dağ başlarında dimdik ayakta duran meşeler gibiydiler...

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * *

Cemal Türkmen

Türkiye Cumhuriyeti’nin 30’lu yıllarıdır. Cumhuriyet'in kısa geçmişinde iyi niyetli ve çalışkan millî eğitim bakanlarının yoğun çabasına karşın halkın ezici çoğunluğu halen okumaz yazma bilmez. Millî Eğitim Bakanı Hüseyin Vasıf (Çınar)'ın 1924’te kararlılıkla belirttiği Türkiye Cumhuriyeti’nin bazı illerinde tek bir okul dahi olmadığı, ilköğretimin yokluğu” gerçeği, büyük ölçüde geçerliliğini korumaktadır. Ülkedeki 40 bin köyün ancak 5 bininde okul vardır.

Yaşamın her alanında peş peşe devrimler yapılmaktadır. Devrimlerin halka ulaşabilmesi amacıyla Millet Mektepleri, Halkevleri kurulmuştur. Ancak bunlar, halkı aydınlatmakta ve devrimleri halka götürmekte yeterince etkili olamamakta, yapılan ve yapılmakta olan devrimler, kent sınırlarını aşıp köye bir türlü ulaşamamaktadır. Çünkü halk; çocuğunu uyutmak için afyon koklatacak, çift sürerken ineğinin yanına kendisi koşulacak kadar çaresizdir. Bu köylü kitlesi, nüfusun % 80’ini oluşturmakta, bu % 80”in % 90’ı da okuma yazma bilmemektedir.

Devrimlerin ulusun efendisine ulaşabilmesi için, köylüye devimleri anlatacak aydınlara gereksinim duyulmaktadır. Fakat okuyamayan ve yazamayan, en alt düzeyde de olsa vatandaşlık bilgilerinden yoksun insanlara devrimleri anlatmanın zorluğu ortadadır. İşte bu nedenle ivedi olarak köylülerin en azından ilkokul düzeyinde bir okur-yazarlığa kavuşmaları için bir ilköğretim seferberliği başlatılmalıdır.

Atatürk, bir de eğitim kökenli olmayan birini, Saffet Arıkan’ı önerir Millî Eğitim Bakanlığı için. Saffet Arıkan, Atatürk’e ve devrimlere yürekten bağlı, asker kökenli bir aydındır. Sorunu kavramıştır, ancak çözümünü bulamamaktadır. Çözüm önerisi, bir toplantıda Atatürk’ten gelir: “Saffet, ilk aşamada askerliğini erbaş olarak yapmış köylülerden yararlanamaz mısın?” Arıkan, derhal, bu düşünceyi uygulayacak bir genel müdür arar kendine. Ve yakın çevresinin önerisiyle, eğitim çevrelerinin “Köylü İsmail” olarak adlandırdıkları İsmail Hakkı Tonguç’u -öğreniminin yetersizliğinden dolayı özellikle Halil Fikret Kanat’la Bakanlıktaki yükselme isteklisi bürokratların karşı çıkmalarını göğüsleyerek- İlköğretim Genel Müdürü yapar.

Tonguç, Yozgat ve Çorum’u kapsayan bir gezide köylerde çavuş ve onbaşılarla görüşür, sonuçta onların köy çocuklarına okuma yazma öğretebileceğine karar vererek eğitmen kursları için hazırlıklara başlar. Bunun için önce yurt düzeyinden seçtiği uygulamanın içindeki bazı eğitimcilerle görüşüp bir kurul oluşturur. Bu kurul, işin ayrıntılarını görüşüp ilkeleri saptar, bir yandan da eğitmenlere yardımcı olacak kılavuz kitapların hazırlanmasına başlanır.

CANLANDIRILACAK KÖY

Deneme nitelikli ilk eğitmen kursu, Ankara İlköğretim Müfettişi Emin Soysal yönetiminde Eskişehir’in Çifteler kasabasındaki harada 85 adayla açılır. Kursa ilgi duyan eğitimciler, aydınlar, yazarlar ve yöneticiler Çifteler'e giderek incelemeler yapıp izlenimlerini açıklarlar. Sonuç olumludur. Eğitmenler Ankara köylerinde görevlendirilir ve çalışmaları yakından izlenir. Denetimler sırasında pek çok eğitmenin başarı öyküsüne tanık olunur. Bunun üzerine eğitmen kurslarının sayısı artırılır.

Tonguç için eğitmen kursları, “canlandırılacak köy” için bir başlangıçtır. Köy çocuklarını sadece ilkokulun üçüncü sınıfına kadar okutabilecek şekilde yetiştirilen eğitmenlerin verdiği eğitimle, köyün canlanamayacağını bilmektedir. Köye gerçek öğretmenler göndermenin yolunu aramaktadır. Öğretmen okullarını bitirenler, köye gidiyor, göreve başlıyor ve en kısa zamanda bir kent okuluna atanmanın yolunu bir şekilde buluyorlardı. Öğretmeni köyde kalacak, köylüye hizmetten zevk alacak bir anlayışla yetiştirmek gerektiğini düşünür. Bunun için yeni bir anlayış yeni bir kadro, yeni bir okul tasarlar. Düşlediği öğretmen tipini yetiştirmek için Çifteler’de ve İzmir Kızılçullu’da iki “Köy Öğretmen Okulu” açar. Bu okullara beş yıllık köy okulunu bitirmiş köylü öğrenciler alınır. O güne değin ilkokul sonrası okuma olanağı bulamayan köy çocukları için bir fırsattır bu okullar. Çoğu ana baba ineğini, koyununu, keçisini satarak, günlerce yayan yol yürüyerek götürüp kaydını yaptırır çocuğunun. Pek çok çocuk da kendi başına, eşek sırtında, karda kışta, yayan, kamyonla, trenle uzun ve zahmetli yolculuklar sonucunda ulaşırlar okullarına. İlk günler zor geçer; yurttan yuvadan, anadan babadan ayrı kalmak pişmanlıklara neden olur. Bir kısmı dayanamaz, kaçar köyüne. Bir kısmı hastalanarak ayrılır okuldan. İlk günlerin zorluğunu atlatanlar kalıcı olurlar okullarında.

Bu arada bazı siyasal gelişmeler olur, İnönü başbakanlıktan çekilir, yeni hükûmeti Celal Bayar kurar. Atatürk’e ve İnönü’ye içten bağlı olan Saffet Arıkan değişikliği içine sindiremeyip bakanlıktan ayrılır. Yeni Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’dir. Tonguç yeni bakanı kutladıktan sonra istifasını sunar. Ancak Hasan Ali, kendisiyle çalışmak istediğini belirterek, istifayı geri çevirir.

Bir yandan eğitmen kursları, diğer yandan da köy öğretmen okulları sürdürür eğitimini. Tonguç uygulamalardan edindikleri ışığında konunun yasal boyutuyla da ilgilenir. Hazırladığı yasa tasarısında köy öğretmen okullarının adını “Köy Enstitüsü” olarak belirler. Yasa uyarınca ülkenin çeşitli yerlerinde köy enstitüleri açılacak, buralara ilkokulu bitirmiş köy çocukları alınacak, beş yıl süreyle kültür ve sanat eğitiminden geçecekler, okul bitince öncelikle kendi köylerine atanacaklar, öğretmenlikleri süresince kendilerine yasada belirlenen aylığın yanında geçinmelik arazi ile tarım ve diğer iş araçları da verilecektir. Yasa 17 Nisan 1940’ta, Hasan Ali Yücel’in eğitime egemen oluşunun ve hatiplik yeteneğinin de katkılarıyla Meclis'ten çıkar. Artık Hasan Ali Yücel’in ve Tonguç’un önünde uykusuz geçecek pek çok gece, yürünecek uzun ve yorucu pek çok yol ve yapılacak pek çok savaşım vardır.

TONGUÇ'UN 10 BİN KÖYE ZİYARETİ

Tonguç gecesini gündüzünü enstitülere ve eğitmen kurslarına ayırır. Bitmez tükenmez yolculuklarının ardı arkası gelmez. 1940’ların ulaşım koşullarında 10 bin köye gider. Yaptığı en rahat yolculuklar İnönü’nün Beyaz Treni'nde yaptığı yolculuklardır. Diğer yolculuklarında trenlerin ikinci mevki vagonlarında, kimi zaman makinistlerin yanında, bazen yürüyerek, bazen kamyon sırtında, belli bir süre sonra da ordu malı bir ciple Anadolu’yu karış karış dolaşır. Taşıttan indiği zaman bir genel müdürden çok, yorgun bir şantiye şefi görünümündedir; üstü başı toz toprak içinde, kimi zaman da eski püskü ve hatta yamalı boz bir urbayla dolaşır yurdu. (Genel müdüründen, öğrencisine değin tüm enstitülülerin üzerlerinde, kendi işliklerinde diktikleri boz urbaları, ayaklarında sağlam asker potinleri vardır.) Öyle ki bir Gölköy ziyaretinde kız öğrenciler hâline acıyarak ona hemen orada bir gece içinde bir takım yeni boz urba dikerek giydirirler. Gezilerinde güvendiği, ileride enstitü müdürü olarak görevlendireceği eğitimci arkadaşlarıyla birlikte kentlerden uzak, köylere ve demiryoluna ya da şoseye yakın, insan emeğiyle tarım yapılabilir duruma getirilebilecek genişlikte araziler arar, enstitü kurmak için. Ama koşullar yeni kurumlar açmaya hiç de uygun değildir. Ülke, yanıbaşımızda süren İkinci Dünya Savaşı nedeniyle büyük sıkıntılar yaşamaktadır. Yokluk ve kıtlık yıllarıdır. Çivinin, çimentonun, camın, tenekenin karaborsada bile bulunmadığı zamanlardır. Böylesi bir ortamda sınırlı bir ödenekle enstitüler açmak, altından kalkılacak bir iş değildir. Ama Tonguç ve büyük çoğunluğu ilköğretim müfettişlerinden oluşan yönetici kadrosunun içi ülküyle doludur. Onlar sanki zoru başarmak için yaratılmışlardır. Okul kurağı olarak belirlenen yerlerin çoğunda içine girilecek tek bir bina bile yoktur. Kızılay’dan ya da yöredeki göçerlerden alınan çadırlarda barınarak başlarlar işe. Kurucu müdürlerin ve kurucu öğrencilerin yoğun ve özverili çabalarıyla bozkır üzerinde okul binaları yükselir, kıraç topraklarda ekinler boy verir. Kendi ürettikleri tuğlalarla örerler duvarlarını, kendi kesip biçtikleri keresteyle çatarlar çatılarını, kendi ürettikleri buğdayla pişirirler ekmeklerini, kendi tuttukları balığı yerler, kendi diktiklerini giyerler, bazen çatısız yatakhanelerde, karın altında ot yataklarda yatarlar. Savaş koşullarında yarı aç yarı tok olsalar da, zaman zaman yakınsalar da, kendi kurdukları yuvalarında, köyde yaşayacak, köye yararlı olacak şekilde, iş içinde, iş yaparken öğrenerek ve üreterek eğitilirler. Kendi yağlarıyla kavrulurlar, işlerini yaptıracak işçi ve memur çalıştırmazlar, bu anlamda devlete hiç yük olmazlar. Salt kendi yuvalarını kurmakla yetinmezler, nerede bir enstitü açılacaksa hemen ekipler oluşturup dayanışmaya koşarlar. Çifteler ekibi Ladik’e, Kepirtepe ekibi Hasanoğlan’a, Savaştepe ekibi Pulur’a, Akçadağ ekibi Dicle’ye gidip derslik, yatakhane, işlik, hamam yaparlar. İş bitiminde yurdu dolaşarak dönerler enstitülerine. Bununla da yetinmezler; kimsesizlerin harmanını kaldırırlar, evsiz göçmenlere ev, depremzede öğretmenlere konut, okulsuz köylere okul yaparlar.

Köy enstitülerinin kendine özgü koşulları olsa da yaşamda karşılaşılan sorunlar orada da yaşanır. İş kazalarında sakat kalanlar, ölenler olur. Her ne kadar kayıt sırasında sağlıklı olmak koşulu aransa da sıtmadan, veremden ölümlere rastlanır. Öğrenciler, öğretmenler, öğretmenlerle öğrenciler arasında gönül ilişkileri de olur enstitülerde. Bunlar doğaldır ve belirli bir sınırı aşmadığı sürece anlayışla karşılanır. Hatta çizilen sınırların dışına çıkmamak koşuluyla sürdürülen ilişkiler desteklenir ve böylelerinin düğünleri enstitülerce yapılır. İlişkide aşırıya kaçanlara izin verilmez, derhal enstitüyle ilişkileri kesilir. Sayıları az da olsa, öğrencisine duyduğu yakınlık yüzünden görevden atılan öğretmenler, birbiriyle anlayış sınırlarını aşan ilişkiler kuran kız ve erkek öğrenciler okuldan uzaklaştırılır.

AYDIN FABRİKASI

Her birinin kendine özgü bir öyküsü olan yoksul köy çocukları, kendilerine bir ana baba sıcaklığıyla yaklaşan öğretmenlerinin rehberliğinde, gelişmiş bir okuma kültürüyle ve ileri bir demokratik anlayışla yetişirler. İşi kişiselliğe dökmemek koşuluyla her enstitülü (öğretmen, öğrenci, yönetici, aşçı, işçi, memur…) müdüründen bakanına kadar herkesi, ayıplanacağını, baskı göreceğini aklına getirmeksizin özgürce eleştirir, kendisini eleştirenleri de olgunlukla karşılar. Talip Apaydın, Enver Atılgan, Yusuf Ziya Bahadınlı, Mehmet Başaran, Fakir Baykurt, Adnan Binyazar, Doğan Çağlar, Nebi Dadaloğlu, Ali Dündar, Nadir Gezer, Ümit Kaftancıoğlu, Yahya Kemal Kaya, Hasan Kıyafet, Mahmut Makal, Abbas Cılga, Emin Özdemir, Adnan Binyazar, Hasan Latif Sarıyüce, Osman Şahin, Ayşe Baysal, Saim Kaptan, Yahya Özsoy, Fikret Cantürk, Hayrettin Uysal, Niyazi Ünsal, Ali Yüce, Hasan Fehmi Güneş, Mustafa Üstündağ ve daha nice Türk aydını hep enstitülerin özgür, demokratik ve üretken havasını soluyarak yetişirler.

Tonguç’un temel sorunlarından biri, enstitülerde görev yapacak nitelikte öğretmen bulamamaktır. Enstitülerde mesleğinde başarılı ilkokul öğretmenlerinden bile yararlanma yoluna gidilmektedir. Tonguç, köy enstitüsünü bitiren başarılı öğretmenlerin alınacağı bir Yüksek Köy Enstitüsü açar Hasanoğlan Köy Enstitüsü bünyesinde. Böylece hem enstitülere öğretmen, hem bakanlık kadrolarına bürokrat yetiştirecek, hem de yoksul köy çocuklarına yükseköğrenim olanağı sağlamış olacaktır. Bütün bunları Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’den ve Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’den aldığı destekle başarır Tonguç.

1953 sayılamalarına göre, Köy Enstitüleri'ni bitiren 17,345 öğretmen, 8,675 eğitmen ile 1,350 sağlık memuru yurdun dört bir tarafındaki köylere atanır. Ellerinde çoğu dünya klasiği bavul dolusu kitap, yanlarında devlet tarafından verilmiş üretim araçları ile dalarlar karanlığın içine. Onların her biri enstitü karşıtı Eskişehirli toprak ağası ve milletvekili Emin Sazak’ın tanımlamasıyla kendilerini Atatürk sanmaktadırlar; nasıl Atatürk kendini ülkesini kurtarmaya adamışsa onlar da kendilerini köylerini kurtarmaya adamış köy kahramanlarıdır. Mitolojik baş tanrı Zeus’tan aldığı ateşi insanlara götürdüğü için cezalandırılan ateş tanrısı Promethe gibi duyumsarlar kendilerini. Görevleri ortaçağ karanlığında yaşayan köylerini aydınlatacak ışığı taşımaktır köylerine. Onlar dağ başlarında yaktıkları çoban ateşleriyle gecenin karanlığına fener tutan ışık emekçileriydiler. Yağmurda, karda, fırtınada, ayazda dağ başlarında dimdik ayakta duran meşeler gibiydiler. Ülkü ve gönül birliği içinde Türkiye’nin aydınlanma çağını başlattılar. İzin verselerdi, aydınlanma ateşinin üzerine su dökmeselerdi Türkiye aydınlanma çağını yaşayacak, bilim ve kalkınma çağına geçebilecekti.

Koşulların uygun olduğunu gören İnönü temel bir soruna el atar. Gündemine, sağlığında Atatürk’ün önemle üzerinde durduğu Toprak Reformu'nu alır. Konuya ilişkin olarak Tonguç’a 200 bin tarım memuru yetiştirip yetiştiremeyeceğini sorar. Tonguç, kısa samanda bu kadar tarımcı yetiştirmenin olanaksızlığının farkındadır, üstelik konu en çok Tarım Bakanlığı'nın çalışma alanına girmektedir. Ne var ki İnönü’ye “olmaz” demeye içi bir türlü elvermez. Müdürlerini zorlar Tonguç, sığa (kapasite) artırımı için. Ancak müdürler isyan noktasına gelirler. Hasan Ali Yücel de beş senede 200 bin tarımcı yetiştiremeyeceklerini anlayınca İnönü’ye işin olanaksızlığı anlatılır. Meclis'teki büyük toprak sahibi milletvekillerinin şiddetli karşı çıkışlarına karşın İnönü ağırlığını koyarak Çiftçiyi Topraklandırma Yasası’nı geçirir Meclis'ten. Fakat bir süre sonra reformun mimarı Raşit Hatipoğlu bakanlıktan ayrılır, yerine reforma karşı olan toprak ağası Cavit Oral bakan olur. Bu bakan değişikliği, bir anlamda, devrimlerin ve köy enstitülerinin inişe geçişinin başlangıcı olur. Bir süre sonra CHP içindeki sağ kanat, Parti'ye egemen olur. 1946 seçimlerinin sonucunda İnönü kendi adayı yerine çevresindekilerin baskısıyla Recep Peker’i başbakan atar, o da kendi kadrosunu kurarak Hasan Ali Yücel’i kabine dışı bırakır. Yerine Tonguç’la barışık olmayan bakanlığın eski bürokratlarından Şemsettin Sirer geçer. Sirer, “ıslahat” adı altında enstitülere el atarak rayından saptırır. Bir süre sonra da Tonguç’u görevinden alarak Tonguç’un enstitülerdeki kadrosunu dağıtır. Diğer yandan geçirdiği soruşturma sonucu görevden alınan Kızılçullu’nun eski müdürü, Meclis'in yeni bağımsız milletvekili Mehmet Emin Soysal var gücüyle köy enstitülerine yüklenir. Ve enstitülerin kapatılmasıyla sonuçlanan süreç başlatılmış olur.

Günümüzde eğitim, halen rayına oturmuş değildir. Okumaz yazmazlık bir yana eğitim beklenen yararı sağlayamamıştır. Geçmişte köylerde yaşayan nüfus, günümüzde kentlerin varoşlarına taşınmıştır. Özelde varoşların, genelde tüm ülkenin kaliteli bir eğitimden geçmesinde ve tüketici toplumdan üretici topluma geçişte “köy enstitüleri” yararlanılması gereken çok önemli bir deneyimdir. Bunun için de köy enstitüleri olayının doğru anlaşılması gerekmektedir.

* * * * * * * * * * * * * * * * * 

KAYNAK: aydınlık.com.tr – özgürlük meydanı

https://www.aydinlik.com.tr/haber/koy-enstituleri-aydin-fabrikasiydi-241377


23 Nisan 2021 Cuma

Köy Enstitüleri'nde üretim ve tasarruf / Aydın Karataş

Köy Enstitüleri'nde üretim ve tasarruf / Aydın Karataş

Kıtlığın olduğu 1940-1946 yılları arasında Köy Enstitüleri'ne ait alanlarda, 15 bin dönüm tarla tarıma elverişli hale getirilmiş, 750 bin fidan dikilmiş, bin 200 dönüm bağ oluşturulmuş, 9 bin baş hayvan yetiştirilmiştir. 150 büyük yapı, 60 işlik, 210 öğretmenevi, 20 uygulama okulu, 36 ambar ve depo, 48 ahır, 12 elektrik santrali, 16 su deposu, 12 tarım deposu, 3 balıkhane, 100 km. yol yapılmış, su boruları döşenmiş, kanalizasyon hatları açılmıştır.

* * * * * * * * * * * * *

Aydın Karataş / aydınlık.com.tr

Üretmeden tüketmek en büyük ahlaksızlıktır.” Pazarören Köy Enstitüsü kapı girişi.

İlk denemeleri Eğitmen Kursları olan, 1940’ta açılan ve ömrü kısa süren Köy Enstitüleri, bize özgü en verimli, en önemli eğitim kurumlarıydı. Köy Enstitüleri sadece köy öğretmeni yetiştiren bir kurum değil, aynı zamanda kendine özgü üretim merkezleriydi. Köy Enstitüleri'nin kurulmasındaki asıl amaç, köyün ve köylünün kalkındırılmasıydı. İsmail Hakkı Tonguç’a göre “Varlıklı ve mutlu insanların yurdu olabilmek için köye iş yapmasını bilen öğretmeni ve iş araçlarını sokmak gerekli” idi.

Köy Enstitüleri'nin çoğu yerleşim yerlerinin uzağında, kırsal kesimde kurulmuştur. İlkokulu yeni bitiren 11-12 yaşlarındaki köy çocukları başlarındaki öğretmenlerle önceleri çadırda yatmışlar, zor koşullarda imece usulüyle kendi binalarını kendileri yapmışlardır. Çoğu Köy Enstitüsü, gereksinimi olan inşaat ve tarım malzemelerini kendileri sağlamışlardır. Zamanla kendi değirmen ve fırınlarını kurmuş, üretim kooperatifleri oluşturmuş, yol yapmış, elektrik santrallerini kurarak ışığa kavuşmuşlardır.

EĞİTİM, ÜRETİM İÇİNDİR

81 yıl önce, 17 Nisan 1940’ta TBMM’de kabul edilen 3803 sayılı Köy Enstitüleri Yasası’nın gerekçesinde şu ifade dikkat çekicidir: “Devlet elinin süratle köylere uzatılması, köylünün okutulması, eğitilmesi, üretim yeteneklerinin artırılması, sağlık işlerinin yoluna konması zorunludur.” Söz konusu yasanın altıncı maddesi de şöyledir: “Köy Enstitüleri'nden mezun öğretmenler, tayin edildikleri köylerin her türlü öğretim ve eğitim işlerini görürler. Ziraat işlerinin fennî bir şekilde yapılması için bizzat meydana getirecekleri örnek tarla, bağ ve bahçe, atölye gibi tesislerle köylülere rehberlik eder ve köylülerin bunlardan istifade etmelerini temin ederler.”

Köy Enstitüleri'nde eğitim ve öğretim sadece kuru bilgi aktarılmasından oluşmamış, yasadaki amaca uygun iş yaparak öğrenme esas alınmıştır. Bu yüzden öğrenilen bilgiler de kolay kolay unutulmamıştır. Köy Enstitüsü mezunu öğretmenler çalıştıkları köylerde her yönden köylüye örnek olmuşlar, tarım ve hayvancılıkta yaptıkları üretimlerle köylünün gönlünü kazanmışlardır. Birçok Köy Enstitülü öğretmen yaşlandıklarında da enstitüde öğrendiklerini unutmadıklarını belirtmişlerdir.

Öğrenciler üretim içinde eğitilirken kalıcı yeni değerler kazanmışlardır. Kazanılan değerlerin bir kısmı şunlardır: Plan yapma, zamanı doğru kullanma, özgüven kazanma, birlikte iş yapma alışkanlığı, yardımlaşma, arkadaşlık duygusunun pekişmesi, bir şeyi üretme sevinci duyma.

İkinci Dünya Savaşı’nın hüküm sürdüğü, yokluk ve kıtlığın egemen olduğu 1940-1946 yılları arasında Köy Enstitüleri'ne ait alanlarda, 15 bin dönüm tarla tarıma elverişli hale getirilmiş ve enstitü öğrencilerinin uygulamalı eğitim gördüğü çiftlikler yapılmıştır. Aynı dönemde 750 bin yeni fidan dikilmiş, 1200 dönüm bağ oluşturulmuş, 1.500 dönüm arazi sebze tarımı için uygun hale getirilmiş ve 9.000 baş hayvan yetiştirilmiştir. Ülke çapında 150 büyük yapı, 60 işlik, 210 öğretmenevi, 20 uygulama okulu, 36 ambar ve depo, 48 ahır ve samanlık, 12 elektrik santrali, 16 su deposu, 12 tarım deposu, 3 balıkhane, 100 km. yol yapılmış ve bunlardan başka su boruları döşenmiş, kanalizasyon hatları açılmıştır.

KOOPERATİFÇİLİK

Köy Enstitüleri'nin son sınıfında haftada bir saat üzerinden kooperatifçilik dersi yer alıyordu.

Her enstitüde bir kooperatif kurulmuştur. Bu kooperatiflerde öğrencilerin uygulama yapmaları, öğrencilerde karşılıklı görev ve dayanışma ruhunun geliştirilmesi amaçlanmıştır. Yönetiminde öğretmen, öğrenci ve halk üçlüsünün temsil edildiği bu kooperatifler, öğrenciler için bir uygulama alanı olduğu gibi, çevre halkına, öğrencilere, öğretmenlere hizmette bulunuyordu. Kooperatifler, bir yandan enstitü bölgesindeki okulların araç gereç gereksinimlerini, öte yandan, köylünün tek başına edinemeyeceği kimi temel maddeleri ve tarım araçlarını ucuza sağlıyordu. Bu arada köylünün ürünlerini pazarlamada da yararlı oluyordu.

TUTUMLU OLMA VE İSRAFTAN KAÇINMA

19 Mart 1940’ta Başbakan Refik Saydam tarafından Meclis’e sunulan tasarı görüşülürken yeni açılacak olan Köy Enstitüleri'nin hem inşa edilmesi, hem de buralarda öğrenci yetiştirilmesi süreciyle birleştiğinde sadece inşaat ve tamirat işlerinde en az 7 milyon lira harcanacağı öngörülmüş, bu miktarın imece yoluyla öğrenciler tarafından yapıldığı takdirde 3 milyon lira ile halletmek mümkün olabileceği vurgulanmıştır. Bu görüşe destek olarak da eğitmen kurslarında bulunan eğitmenlerin 50 bin lira değerindeki bir okul binasını 20 bin liraya yapması örneği verilmiştir.

Köy Enstitüleri'nde inşaat için gerekli olan taş, tuğla, kum, kireç enstitülerin kendi olanaklarıyla hazırlanmıştır. Yeri gelmiş tuğla kesilmiş, yeri gelmiş kerpiç dökülmüştür. Piyasada zor bulunan çivi, daha önce kullanılmış çivilerin doğrultulmasıyla elde edilmiştir. Doğrama işleri için hızar makinaları satın alınmıştır. Kefenlik bezin bile bulunmadığı ortamda dokuma tezgâhları kurulmuş, bez üretilmiş, öğrenciler giysilerini kendileri dikmiştir. Demir işliklerinde sobalar ve soba boruları yapılmıştır.

Akçadağ Köy Enstitüsü Müdürü Şerif Tekben’in verdiği bilgilere göre piyasada 140 kuruşa satılan pirinç, enstitünün kooperatifi tarafından ihale yoluyla 110 kuruşa alınmıştır. Enstitü, piyasada kilosu 120 kuruşa olan ekmeklik buğday 5 kuruşa, piyasada 2 milyon liraya mal edilecek dikiş giderlerini 50-60 bin liraya mal etmiştir. Tekben, 1940-1946 yılları arası enstitülerine devlet bütçesinden ayrılan paranın 1 milyon 624 bin 828 lira olduğunu, enstitünün kendi yapıp ürettiklerinin para olarak değerinin 2 milyon 803 bin lira olduğunu belirtmiştir.

Daha önce hiç balıkçılık yapılmayan Sapanca Gölü’nde Arifiye Köy Enstitüsü öğrencileri balıkçılığı başlatmış, köylülere örnek olmuşlardır. 1945 yılında her gün 300-400 kg. balık tutan öğrenciler, haftada iki gün balık yemişler, balığın kilosunu 5 kuruşa mal etmişlerdir.

Köy Enstitüleri'nde tasarruf esastı. Öğrenciler tutumlu olmaya ve israftan kaçınmaya özendirilirdi. Gelen zarflar ters çevrilip tekrar kullanılırdı. Tahta olarak kullanılabilecek parçanın soba yakmada kullanılması bile cezayı gerektirirdi.

ÜRETKEN İNSAN YETİŞTİRME

Kuşkusuz 14 yıllık uygulama süresinde Köy Enstitüleri'nin yetiştirdiği en önemli değer, yurtsever, üretken aydınlardır. 21’e ulaşan Köy Enstitüleri'nden, kapatılmalarına kadar 1,398’i kadın, 15,943’ü erkek olmak üzere 17,341 köy öğretmeni diploma almıştır. Aynı dönemde, enstitülerde 1,699 sağlık memuru yetişmiştir. Köy Enstitüsü mezunları yurdun dört bir yanına yayılmışlar; görev yaptıkları kırsalda Cumhuriyet yurttaşı olarak çevrelerini her yönden aydınlatmışlardır. Okurken kendi okullarını yapan Köy Enstitüsü mezunu öğretmen atandığı köylerde de ya yeni okul yapmışlar, ya da var olan okulu onarmışlar, kullanılabilir hale getirmişlerdir. 5-6 bin köy okulunun yapımı imece yöntemiyle gerçekleştirilmiştir.

Birçok yazar, sanatçı, şair, akademisyen Köy Enstitüsü mezunları arasından çıkmış, bu mezunlar ülkemiz eğitim, kültür ve sanatına önemli katkılarda bulunmuşlardır.

İkinci Dünya Paylaşım Savaşı’nın zor koşullarında ülkemizi savaşa sokmamak için yoğun ve başarılı bir uğraşı veren Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Köy Enstitüleri'nin sayısını 40’a, 60’a çıkarmak istiyordu. Yine İnönü, 200 bin tarımcı yetiştirmeyi hedefliyordu. Dıştaki ve içteki olumsuz gelişmeler hedeflenen toplumsal kalkınma hamlesini yarım bıraktırdı. Ne toprak reformu yapılabildi, ne de eğitim reformu tam olarak gerçekleşebildi.

Günümüzde okullarımızda hâlâ ezberci eğitim geçerli. Üniversitelerimiz bile üretken değil. Üretmeyen, sadece tüketen kuşaklar yetiştiriliyor ne yazık ki! Ülkemiz toplumsal kalkınma için üretim devrimi yapmak zorundadır. Kuşkusuz Köy Enstitüleri ekonomik, sosyal, kültürel, toplumsal yapımız çok değiştiği için yeniden açılamaz. Ancak, “iş içinde, iş aracılığıyla, iş için öğretim” yöntemi eğitimimizin her aşamasında geçerli kılınabilir.

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *

KAYNAK: aydınlık.com.tr - özgürlük meydanı

https://www.aydinlik.com.tr/haber/koy-enstituleri-nde-uretim-ve-tasarruf-241254-1


Köy Enstitüleri’nin kuruluşunun 81. Yıldönümü: Doğru eğitimin bereketi, Yarım kalan rüyalar


HATİCE ARAY / aydınlık.com.tr - Özgürlük Meydanı

Bugün Köy Enstitüleri’nin kuruluşunun 81. Yıldönümü: Doğru eğitimin bereketi / 17 Nisan 2021 Köy Enstitüleri’nin kuruluşunun 81. Yıldönümü - Yarım kalan rüyalar

Köy enstitülerinin dokunduğu ailelerin doğum günü 17 Nisan. Açıldıkları her yeri doğrudan doğruya ekonomik, sosyal ve kültürel yönden etkileyen köy enstitülerinin öğrencileri, köylüyü de okula katıyorlardı. / 1950’den itibaren enstitüler her taraftan bombardıman edildikleri bir zamanda Sağlık Bakanlığı’ndan tanınmış bir kişi “Halk sağlığına en büyük hizmeti yapanın Sağlık Bakanlığı değil Köy Enstitüleri olduğu”nu yayınla ifade etmişdi. (Fay Kirby, S: 238-239-240)

* * * * * * * * * * * * *

Her Köy Enstitülü öğretmenin doğum günü olarak kutladığı gündür 17 Nisan… Annem ile babam öyle kutlardı. Bizim evde her 17 Nisan coşku doluydu, hepimizin doğum günüydü…

Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Atatürk, Kurtuluş Savaşı sürerken 16-21 Temmuz 1921’de Ankara’da Türkiye Milli Eğitimi işlevinin bir programını hazırlamak amacıyla yapılan ilk genel toplantıya katılmış Maarif Kongresini açmıştır. Savaş sürerken bile milli eğitime önem vermiştir. 27 Ekim 1922’de Büyük Zaferi kutlamak üzere İstanbul’dan Bursa’ya gelen kalabalık bir öğretmenler grubu ile Bursa’nın öğretmenlerine Şark Tiyatrosu’nda gece toplantısında şöyle sesleniyordu: “Maarif programımızın, maarif siyasetimizin temel taşı cehaletin giderilmesidir. Bu giderilmedikçe yerimizdeyiz… Yerinde duran şey ise geriye gidiyor demektir. Bir taraftan genel olan cehli gidermeye çalışmakla beraber diğer taraftan sosyal yapısı doğrudan işe dayalı, uygulamalı, etkili ve yararlı kuşaklar yetiştirmek gerekir…”

Hanımlar, Beyler! İtiraf edelim ki biz üç buçuk sene öncesine kadar cemaat halinde yaşıyorduk. Bizi istedikleri gibi idare ediyorlardı. Dünya bizi, temsil edenlere göre tanıyordu. Üç buçuk senedir tamamen millet olarak yaşıyoruz. Bunun gerçek kanıtı Hükümet biçimimiz ve nitelikli Hükümetimizdi ki onu Büyük Millet Meclisi diye ilan etti…” (Atatürk’ün söylev ve Demeçleri C: II, S: 48-49)

Atatürk böyle diyor; cehaletten doğru bir eğitimle kurtulacağımıza inanıyordu.

Büyük Atatürk, eğitime, yüzyıllardır göz ardı edilen, her şeyden mahrum bırakılan köylerden başlanmasını istiyordu. Kırk bin köyümüzün otuz beş bininde okul yoktu… Nüfusun yüzde sekseni köylerde yaşıyordu. Köylüler bir paraya bir de askere muhtaç olunduğunda akla geliyordu. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte artık hep gündemdeydi köylüler ve köy çocukları…

Bu konuda birçok çalışmalar yapılıyor birçok yollar deneniyordu. 1929-1933 yıllarında Gazi Eğitim Enstitüsü’nde etkin görevlerde bulunan ve köy enstitülerinin kuramcısı olan İsmail Hakkı Tonguç’un 1935 yılında Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan tarafından İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne getirilmesiyle eğitimde yeni bir dönem başlıyordu.

Atatürk’ün önderliğinde 1937 yılında başlayan çalışmalara önce “Eğitmen Kursları” ve “Köy Öğretmen Okulları” nın açılmasıyla geçildi. Köy Öğretmen okullarının ilki 1 Ekim 1937’de Eskişehir Çifteler’de açılmış, onu 30 Ekim 1937’de İzmir Kızılçullu izlemiştir. Bu çalışmalardan da anlaşıldığı gibi köy enstitülerinin temelinde Köy Eğitmen Kursları yatmaktadır. İzmir ve İstanbul’da Felsefe öğretmenliği, müfettişlik yapan Hasan Ali Yücel 1933-1935 yılları arasında Ortaöğretim Genel Müdürlüğü görevlerinde bulundu. 1935 yılında yapılan seçimlerde İzmir Milletvekili seçilerek siyasete atılmıştı. 1938 yılında ise Milli Eğitim Bakanı olmuştu. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, köy enstitülerinin kuramcısı ve Kurucusu İsmail Hakkı Tonguç ile birlikte köy enstitülerinin kurulması çalışmalarını hızlandırdılar. Ardından 17 Nisan 1940 tarihinde 3803 sayılı Köy Enstitüleri yasası Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edildi. Yasanın kabul edilmesiyle yüzyıllardır göz ardı edilen köy çocuklarına okul ve eğitim yolu açıldı.

TIRNAKTAN TEPEYE

Böylece ‘eğitim sisteminin tepeden tırnağa iyileştirme değil, tırnaktan tepeye doğru kesin bir adımla işe başlama hedefi İsmail Hakkı Tonguç’a, İlköğretim Genel Müdürü olma olanağı verilince yaşama geçiyordu’. (Türkiye’de Köy Enstitüleri, Fay Kirby, S: 106)

1940 yılından itibaren yurdun çeşitli bölgelerinde laik ve karma eğitim yuvaları köy enstitüleri birer birer yükseliyor güneş gibi aydınlatıyorlardı bulundukları bölgeleri. Ancak dünyayı ikinci kez kana bulayan İkinci Dünya Savaşı yıllarıydı. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Batı Cephesi Komutanı olarak savaşın tüm acılarını yaşamış biri olarak Türkiye Cumhuriyeti’ni savaşın dışında tutuyordu. Yurdu dört yıl süren Birinci Dünya savaşını yaşamış, İtilaf Devletleri tarafından işgale uğramış mütareke yıllarını yaşamıştı. Ardından Atatürk’ün önderliğinde üç buçuk yıla yakın Kurtuluş Savaşı vermişti. Savaşın getirdiği acılar, yoksunluk ve yokluklar sürüyordu. Millet yaralarını sarıyordu. Büyük kurtarıcımız Atatürk “Yurtta barış, dünyada barış”ı öğütlüyordu. Ancak mihver ve müttefik devletlerin kuşatması ve sıkıştırmaları altındaydık. Bütün baskılara karşı Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ülkesini savaş dışı bırakmayı başarmıştı. Ama savaşın getirdiği ekonomik sıkıntılarla yoksulluk rüzgarları yurdu etkisi altına almıştı. Bir kıtlık dönemi yaşanıyordu. Bütün bunlara rağmen savaşa katılmaktansa kıtlığa katlanmak evlatları yetim bırakmamak en doğru yoldu.

Artık Türkiye’de eğitim seferberliğine sıra gelmişti. Cehaletle savaşmak ve başa çıkmak zamanıydı. Çok fazla savaş yapmıştık. Şimdi eğitim; çağdaş uygarlık yolunda ilerleme zamanı olduğunu söylüyordu Cumhurbaşkanı İsmet İnönü. Ancak her olasılığa karşı birçok çiftçi ve emekçi yurt savunmasına alınmıştı. Milli Savunma Bakanlığı yiyecek maddeleri depoluyordu. Bu kıtlık döneminde her tarafta fiyatlar yükselmişti. Bu arada karaborsacılık doğmuştu. Ekmek karneye bağlanmıştı. Bu kıtlık döneminde köy enstitülerine de sınırlı ödenek kalıyordu. Kızlı erkekli çocuklar enstitülere koşuyorlardı. Herkes zorla değil, isteyerek gidiyordu. Öğrenciler her şeyin üstesinden gelmeye hazırdı. El birliği ile çalışıyorlar, emek ediyor, alınteri döküyor, üretiyorlar. Kendi okullarını yaptıkları gibi yeni yapılacak okullara gruplar halinde yardıma giderek enstitüler arası işbirliğinin en güzel örneğini veriyorlardı. Böylece İsmail Hakkı Tonguç’un “İş için iş içinde işle eğitim” ilkesi yaşama geçiyordu. Enstitü öğrencileri emeksiz üretim olmayacağı gibi alınteri dökülmeyen bir işin de değeri olmadığının farkına vararak yetişiyorlardı.

Her yıl köy enstitülerine gelen öğrenciler artıyor, kızlardaki artış enstitü müdürlerinin ve öğretmenlerin yüzlerini güldürüyordu. 1940 yılından 1944 yılına kadar tam 21 köy enstitüsü binası usta öğreticiler eşliğinde öğrencilerle birlikte yapılmıştı. Bunlardan biri de Erciş Köy Enstitüsü tarafından 1948 yılında Van’da yapılan enstitüydü. Toplumumuzun gereksinimlerine yanıt veren köy enstitüleri binalarının yerleri seçilirken de özellikle köy çocuklarına ulaşım kolaylıkları sağlamak için hem rahat hem güvenli hem de ekonomik olan demiryollarına yakın bölgeler seçilmiştir. Demiryolları Atatürk için de ayrı bir değer taşıyordu. 18 Şubat 1931’de Malatya’da şöyle diyordu: “Demiryolları, memleketin tüfenkten, toptan daha önemli bir güvenlik silahıdır. Demiryolları Türk Milleti’nin, refah ve medeniyet yollarıdır. Türkiye’de ekonomi hayatının yüksek gelişimleri ancak demiryolları ile olacaktır. Milletin saadeti, istiklali bu yollardan geçecektir.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C: II, S:301)

ÖĞRENCİLERLE KÖY HALKI EL ELE

Köy enstitüleri açıldıkları her yeri doğrudan doğruya ekonomik, sosyal ve kültürel yönden etkiliyorlardı. Tarlada, bahçede kızlı erkekli çalışıyorlardı. Erkek öğrenciler kireç yakıyorlar, kum eliyorlar, taş taşıyorlar, briket döküyorlar, temel kazıp temel atıyorlar, duvar örüp çatı yapıyorlar; birer karınca gibi çalışıyorlardı. Yaptıkları binalar yükseliyor; ektikleri tohumlar fışkırıyor, ağaçlar boy veriyordu. Yoktan var edip bulundukları yeri imrenilesi bir cennete çeviriyorlardı. Kız öğrenciler biçki-dikiş atölyelerinde öğretmenleri eşliğinde çarşaflar, nevresimler dikip okul gereksinimlerini karşılarken, erkek öğrencilerin güneşte çalışırken giydikleri şapkaları da dikiyorlardı. Dokuma iplerini kendileri boyuyor, dokumahanelerde kilimler dokuyorlar, örgüler örüyorlardı.

Dersler görüyor, dünya klasikleri okuyorlar, kendileri yazıp oyunlar hazırlıyorlardı. Ulusal bayramlarda köy halkını davet edip kendi yazdıkları oyunlarını hazırladıkları sahnelerde oynuyorlar; fener alayları düzenleyip köyün içinde meşalelerle yürüyor, bayram sevincini köy halkına yaşatıyorlar, köylüyü de okula katıyorlardı.

Bereketli olsun olmasın enstitü öğrencileri okullarının bulunduğu bölgenin toprağına hayat veriyorlardı: “Deniz kıyısına yakın yerde olan Trabzon Beşikdüzü Köy Enstitiüsü topraksızlıktan denize başvuruyor, deniz ürünlerinde gelişiyor, konservecilik tesisleri kuruyordu. Adapazarı Arifiye Köy Enstitüsü, yanı başında bulunan Sapanca Gölü’nde balıkçılık işine el atıyor, balıkçılık yörenin en önemli endüstrisi oluyordu. Onları gören köylüler de balıkçılığa başlıyordu. Kırklareli Kepirtepe Köy Enstitüsü, çok büyük güçlüklerle karşılaşıyor ancak üstesinden geliyordu. İçme suyu sağlayacak bir artezyen kuyusu açıyor, daha sonra Trakya bölgesinin bütün kurak yerlerinde artezyen kuyuları yükselmeye başlıyordu. Eskişehir Çifteler Köy Enstitüsü yorulmak bilmez bir çalışma ile neler başaracağını gösteren bir enstitü olmuş, ağaçlandırma işleri ile önemli bir gelir kaynağı sağlamıştı.” (Fay Kirby, Türkiye’de Köy Enstitüleri S: 276- 277)

Bereketli topraklar üzerinde kurulmuş olan Adana Düziçi Köy Enstitüsü’nde hem tahıl hem sebze ekimi yapılıyordu. İpek böcekçiliği yapıyorlar, küçükbaş hayvan besliyorlar, bol meyve ağaçları yetiştirirken çevrelerini de ağaçlandırıyorlardı. Demiryolu üzerinde enstitüye en yakın yer olan Yarbaşı’na herkesin yararlanabileceği bir tren durağı yaptırmayı da başarmışlardı.

İkinci Dünya Savaşı yıllarıydı. Malarya (sıtma), verem ve trahom gibi hastalıklar çok yaygındı. Bu hastalıklar karşısında enstitülere doktor bulmak da zordu, bulunan doktorları elde tutmak da… Köy enstitüleri yurttaki sağlık sorununa el atarak bu soruna da çare oldular.

Köy enstitüleri, Türkiye’yi saran görünmez bir teşkilatın önemli bir parçası olarak gözüküyordu. Köy enstitüleri, sağlık memuru ve köy ebeleri yetiştirilmesi için Sağlık Bakanlığı ile ilişki kurdu. 9 Temmuz 1943 tarih ve 4459 sayılı kanun ile bu anlaşmayı resmileştirdi. Bundan sonra köy enstitüsü öğrencileri üçüncü yılsonunda ‘eğitim’ ve ‘sağlık’ kollarını seçeceklerdi. İkinci ihtisaslaşma alanını seçen kızlar, doğrudan doğruya Sağlık Bakanlığı’nın yönettiği kurslara gönderildiler. Erkekler bu eğitimi veren köy enstitüsüne gönderildiler. Bu konuda Hasanoğlan ve Kızılçullu başlıca iki merkezdi.‘

İŞ İÇİN İŞ İÇİNDE İŞLE EĞİTİM’

Trahomdan yaralanmalara kadar her şeyi tedavi etme zorundan doğan tecrübelerle Malatya Akçadağ Köy Enstitüsü’nün öğretmen kadrosunda ‘sağlık öğretmeni’ iki katına çıktı. 1946’da 457 Akçadağ mezunundan 63 tanesi ‘halk sağlığı memuru’ sanını taşıyordu. Dört vilayetin köylüsü ile din tüccarlarının sattığı yarı sihir yarı empirik (deneyci bilgi karışığı) zararlı ilaçlar arasına 63 sağlık memuru ile enstitülerde ‘ilk yardım’ eğitimi gören mezunlardan başka girecek hiçbir tıp insanı yoktu.

İş için iş içinde işle eğitim” ilkesini uygulayarak savaşın yarattığı onca yokluğa, yoksulluğa rağmen kendi okullarını kendileri yaptılar. Ekinler ektiler, sebzeler yetiştirdiler. Kumlar elediler, harçlar kardılar. Biriketler döktüler, temeller kazdılar. Taşlar çektiler, taşlar kırdılar. duvarlar ördüler, köşeler bağladılar. Çatılar yaptılar, kiremitler taşıdılar. Kızlı erkekli yan yana çalıştılar. Emek ettiler, alınteri döktüler üretmenin zekine vardılar. Kız öğrenciler, dikişhanelerinde nevresimler, çarşaflar, güneşten koruyacak şapkalar diktiler. Kilimler dokudular, örgü işleri yaptılar. Fırınlarda ekmekler pişirdiler, turşular kurdular, reçeller yaptılar.

Dersler gördüler, dünya klasiklerini okudular, tartıştılar. Şiirler, öyküler yazdılar. Tiyatro oyunları yazıp yine kendileri oynadılar. Mandolin, keman saz çaldılar, halaylar çektiler. Köy enstitülü kızlar, ne süs püs yaptılar, ne güzel görünme gibi bir çabaları oldu. Onlar, gençliğin zaten bir güzellik olduğunun bilinciyle yetiştiler. En büyük yarışları “Ne kadar verimli olabiliriz?” yarışıydı. Onlar, kullanışlığa dayalı en gerçekçi köy enstitülerinde en gerçek eğitimi alarak yetiştiler. Çalışkan, emekçi, üretken, dürüst, onurlu ve yurtsever olarak Atatürk’ün, cumhuriyeti emanet ettiği gençlik oldular.

Onlar, Atatürk’ün çağdaş uygarlık yolunda çizdiği yolda yürümek için köylere birer ışık olarak yayıldılar. Aydınlık oldular. Gittikleri yerlerde ekonomik, sosyal ve kültürel bir toplumsal uyanış başlattılar. Çağdaş uygarlık yolunda ilerlemenin öncüleri oldular. Enstitülere köy çocuklarında bir akın başlamıştı. Uygarlık yolunda yürüme değil koşma zamanıydı. Hiç akla gelir miydi ilerlemekten korkanların olacağı; kim geriye gitmek isterdi?

* * * * * * * * * * * * * * *  

Köy Enstitüleri'nin öğrencileri, okullarını bitirip köylerine özgüveni yüksel yetenekli bireyler olarak dönüyordu. Ve köylerinde ekonomik, toplumsal ve kültürel değişimler yaşandıkça, köylülerin sırtından geçinmeyi adet edinenler rahatsız oldu. 1946 yılıydı ve henüz Demokrat Parti kurulmamıştı. Ancak Demokrat Partililer henüz Cumhuriyet Halk Partisi içinde milletvekiliydiler. Laik Cumhuriyet'in karşıtlarından biri olan Reşat Şemsettin Sirer, Milli Eğitim Bakanı oldu. 7 Ağustos 1946’da ülkenin en uzun ve en verimli çalışan Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in bakanlığı sona erdi. Şemsettin Sirer, kayıtlara göre, Cumhuriyet Halk Partisi’ndeydi. Ancak aklı Demokrat Partili idi. Köy sahibi ağalar (Kinyas Kartal) ve Meclis’teki toprak sahibi milletvekillerinin desteği ile 19 Şubat 1947 tarihli ve 5012 sayılı tek maddelik yasayı Meclis’ten geçirdiler. Milli Eğitim Bakanı Şemsettin Sirer’e göre ‘tehlikenin asıl kaynağı bir üniversite özelliği taşıyan Yüksek Köy Enstitüsü’ydü. O da çok sürmedi, can damarı kesilerek kurutuldu. Ardından köy enstitülerinin kuramcısı ve kurucusu olan İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç, görevden uzaklaştırıldı. Meclis’ten geçen bu yasanın amacı, kadınları eğitim yasasından ayrı tutmak idi. Bu aynı zamanda Atatürk’ün kadın erkek eşitliği ilkesine de aykırıydı.

Şemsettin Sirer’in 7 Ağustos 1946’da başlayan Milli Eğitim Bakanlığı 8 Haziran 1948’de sona erdi. Bu iki yıl, bir ömre sığmayacak kadar emek isteyen Köy Enstitüleri'ni tarumar etmeye yetti. Yöneticilerin ve öğrencilerin binbir emekle yaptıkları bu güzelim enstitülere verilen ömürler hiçe sayıldı. Ardından Milli Eğitim Bakanlığı’na İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mezunu Bingöl Milletvekili Hasan Tahsin Banguoğlu getirildi. O da Şemsettin Günaltay kabinesinde görev yaptı. Ne yazık ki yirminci yüzyılda modern ve çağa uygun bilimin, laik ve karma eğitimle köylere ulaşarak toplumsal uyanışın gerçekleştiğini görenler bunu istemedi. Oysa Büyük Atatürk 30 Ağustos 1925’te Kastamonu’da şöyle sesleniyordu:

Bir toplum, bir millet erkek ve kadın denilen iki cins insandan oluşmuştur. Mümkün müdür ki bir kitlenin bir parçasını ilerletelim diğerini görmezden gelelim de kitlenin tamamı ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki bir topluluğun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça diğer kısmı semalara yükselebilsin? Şüphe yok ki ilerleme adımları dediğim gibi iki cins tarafından beraberce atılmak, ilerleme alanında birlikte kararlı yürümek gerekir. Böyle olursa inkılap başarılı olur.” (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C. II, S: 226-227.)

UYGARLIĞA GİDEN YOL

Köy Enstitüleri sağ ve gerici kesim tarafından komünist ve dinsizlikle suçlandılar ve karalandılar. 1948’den itibaren Köy Enstitüleri'ni kuruluş amacından çıkardılar, öğretmen okullarına dönüştürdüler. 1950 yılında yapılan seçimlerde Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle Milli Eğitim Bakanlığı’na getirilen Tevfik İleri daha da ileri giderek zaten işlevini yitiren enstitüleri 27 0cak 1954’te çıkarılan bir yasa ile İlköğretmen Okulları ile birleştirerek tamamen kapattı. Binbir emekle kurulan enstitüler, kazanımlarını göremeyecek kadar gerici çevrelerin kurbanı olmuştu.

Türkiye Cumhuriyeti devrimlerinin son halkası olan Köy Enstitüleri olağanüstü bir biçimiydi. Çağdaş uygarlığa açılan laik ve karma eğitimdi. Köy çocuklarına açılan en uygun ve en ekonomik aydınlanma yoluydu. En verimli çalışmalarını 1940-1946 yılları arasında verdiler. Bir rüya gibi kısa süren bu aydınlık yıllarda yoktan var yaratarak en güzel başarılara imza attılar. Hem güzel yaşadılar hem görev yaptıkları köylerine güzellikler yaşattılar. Gerici çevreler işte hep bu güzelliklerden ve toplumsal uyanıştan korktular. Gerçek dışı konuşmalarla karaladılar. Köy çocukları okuyor, köylüler aydınlanıyordu. Köylü sorup sorgulamaya başlamıştı. Tam her şey yoluna konulmuş çağdaş uygarlık yolunda ilerlemeye geçilecekken enstitülerin önü kesilmişti. Köy çocuklarının rüyaları yarım bırakılmıştı. Yalnız çocukların mı? Köy toplumunun da… Türk eğitim sisteminin olağanüstü yenilikçi Atatürk devrimlerinin son halkası ve en büyük devrim olan köy enstitülerini daha ileriye götüreceklerine, kapattılar. Köy Enstitüleri'ni kapatanlar tırnaktan tepeye ilerlemenin de önünü kestiler, Türk eğitim sistemimizi yaraladılar.

Oysa Köy Enstitüleri Atatürk devriminin en son halkasıydılar. Eğitimde Atatürk’ün özleyişlerine uygun çağdaş bir toplum yaratmanın en güzel örnekleriydiler. Onlar açıldıkları yere canlılık getiriyorlardı. Yaşama sevinci çalışma coşkusu veriyorlardı. Tarlalardan, bahçelerden, inşaat alanlarından gelen kazma kürek seslerine öğrencilerin coşkulu sesleri karışıyor, gökyüzü bu seslerle çınlıyordu. Onlardaki bu heyecanı gören köylüler bir başka hayatı tanıyorlardı. Hele işler tamamlanıp da avluda toplandılar mı… İçlerinden birinin çaldığı bir kemanla halaya durmaları yok mu… Bu kez gökyüzünü türkülerle çınlatıyorlardı. Onları gören köylüler şaşırıyor, bu hallerine hayranlık duyuyorlardı. Sanki biraz önce kazma kürek sallayanlar, taş, kum çekenler, tuğla taşıyanlar, duvar örenler onlar değildi. Bu öğrenciler karıncalar gibi çalışkan, ipek böceği gibi üretkendiler. Onlar, yüzlerindeki sevinç, gözlerindeki ışıltılarla; çalışkanlıkları, heyecan ve coşkularıyla içlerindeki hevesle ve dillerindeki:

Sürer eker, biçeriz, güvenin ötesine/Milletin her kazancı, milletin kesesine/Toplandık baş çiftçinin Atatürk’ün sesine/Toprakla savaş için ziraat cephesine/Biz ulusal varlığın, temeliyiz, köküyüz/

Biz yurdun öz sahibi, efendisi köylüyüz” ile devam eden Ziraat Marşı'yla unutulmuş köylere ve köylülere hayat veriyorlardı. Gökyüzü enstitü öğrencilerinin yüreklerinden kopan bir coşkuyla söyledikleri bu marşla çınlıyor ve aydınlanıyordu. Aydınlıktan korkulur muydu? Ama korkuldu!

Bu kısacık zamanda bile ektikleri tohumlar ve geçtikleri yerlerde silinmeyen izler bırakan bu yürekli güzel insanlara sonsuz teşekkürler. Başta Cumhuriyetimizin Kurucusu Başöğretmen Büyük Atatürk’ü, köy enstitülerinin kuramcısı ve kurucusu İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’u, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’i ve bütün köy enstitüsü müdürlerini ve öğrencilerini (Düziçi Köy Enstitüsü ilk mezunu babam Mustafa Aray’ı ve ikinci mezunu olan annem Nimet Aray’ı) özlem ve minnetle anıyorum. Ve bu özelin özeli güzel insanların önünde bir kez daha saygı ile selam duruyorum. Yaşayan öğretmenlerimden Sayın Abdullah Özkucur’un, Sayın Haydar Demirtaş’ın ve sevgili eşi Mahinur Demirtaş’ın ellerinden sevgi dolu saygı ile öpüyor sağlık ve esenlikler diliyorum.

* * * * * * * * * * * * * * * * * * *

KAYNAKLAR: aydınlık.com.tr / Özgürlük Meydanı

https://www.aydinlik.com.tr/haber/bugun-koy-enstituleri-nin-kurulusunun-81-yildonumu-dogru-egitimin-bereketi-241157

https://www.aydinlik.com.tr/haber/17-nisan-2021-koy-enstituleri-nin-kurulusunun-81-yildonumu-2-yarim-kalan-ruyalar-241255


27 Şubat 2021 Cumartesi

Hasan-Ali Yücel ile geleceğin eğitimini yeniden düşünmek / H. Haluk Erdem

Hasan-Ali Yücel ile geleceğin eğitimini yeniden düşünmek / H. Haluk Erdem

Birinci Maarif Şurası, Üniversiteler Kanunu, Tercüme Bürosu’nun kurulması, Köy Enstitülerinin açılması, Türkiye’nin UNESCO’yu kurucuları arasına alınması, Devlet Konservatuvarı, Teknik Eğitim Müsteşarlığı, Fen Fakültesi’nin kurulması gibi pek çok çalışmanın mimarı Yücel olmuştur.

H. Haluk Erdem / Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi

* * * * * * * * 

“"El koyduğumuz ilköğretim davasını gerçekleştirerek Türk vatanının dağlarında, bayırlarında ve kırlarında, hatta en ücra yerlerinde kendi kendine açıp solan çiçek bırakmıyoruz.” Hasan-Âli Yücel

* * * * * * * * 

Altmış yıl önce Türk eğitim ve kültür tarihinde en kalıcı izler bırakarak yaşama veda eden Yücel’i yeniden anlamanın gerektiği bir dönemin içindeyiz. Kaleme aldığı eserler, kurulması için uğraş verdiği kurumlar, kısacası ülkenin geleceğine atılan her adım için Yücel’in unutulmazlığının nedenleri vardır. Uluslararası bir kuruluş olan UNESCO’nun, Yücel’i kendi anma listesine koyması ve sonucunda 1997 yılını Hasan- li Yücel yılı olarak ilan etmesi bu Cumhuriyet aydınının önemini yeniden vurgulaması dikkat çekicidir. İzmir ziyaretinde yaptığı konuşma sırasında Atatürk’e “Paşam medreseleri kapatmayacak mısınız? Bu ikilik ne olacak” sorusunu soran genç Yücel, eğitim ve kültür devrimi olan Cumhuriyet’in en çalışkan kişilerinden biri olacaktır. Maarif müfettişi olarak yurt gezisine çıktığında Yücel Atatürk’le ikinci karşılaşmasını yaşar. 1938’den 1946 yılına kadar sürdürdüğü bakanlık görevi sırasında bugün de aşılamayan çalışmalar peş peşe gelir. Birinci Maarif Şurası, Üniversiteler Kanunu, Dünya Klasiklerinin Türkçeye kazandırılması için Tercüme Bürosu’nun kurulması, Köy Enstitülerinin açılması, Türkiye’nin UNESCO’yu kuran ülkeler arasına alınması, Coğrafya Kongresi, Devlet Konservatuvarı, Teknik Eğitim Müsteşarlığı, Fen Fakültesi’nin kurulması gibi pek çok çalışmanın mimarı Yücel olmuştur.

Zaman zaman ziyaretine gittiğim Yücel’in kızı Canan Yücel Eronat’tın anılarını dinlerdim. Anlattıkları Yücel’in portresini anlamak açısından son derece yararlı olmuştur. Kendisinin anlattıklarından bazı satırları paylaşıyorum: “Can henüz altı yaşındayken bile babama yazdığı bir mektubu Ozan Can diye imzalıyor. Dar gelirli bir öğretmen ailesiydik. Evde eşya yoktu; mangaldan sobaya, siniden masaya yeni geçmiştik ama gramofonumuz vardı. Aşık Veysel de, Dede Efendi de, Beethoven da dinleniyordu bizim evde. Farklı idi babamın bakışı, etkilenmemek ne mümkün. Bir şair için gerekli ortam hazırdı o evde.” “Yaşam zordu o zamanlar. Memurlar kooperatiflerle yıllarca ödeyerek ev sahibi oldular. Babam dişinden tırnağından arttırarak 10 bin lira biriktirebilmişti. 17.500 liraya sobalı bir ev aldı ve kalan 7.500 lirayı yıllarca ödedi. Babaannem yüreğine inecek oğlanın diye korkardı. O sobalı evden son yolculuğuna uğurladık babamı. 39 derece ateşle ağır bir grip geçirmişti. Henüz istirahat evresindeydi, 'UNESCO toplantısına gidiyorum’' dedi. Haberi alınca çocukları eşime emanet edip, babamı yolcu etmek üzere eve gittim. Musluktan buz gibi akardı su. Sobanın üzerindeki güğümde ılımış sudan ellerine döktüm. Kalp rahatsızlığı nedeni ile eğilemiyordu, ayakkabılarını bağladım ve gara beraber gittik, motorlu trene bindi. Düşünün durumu, dönemin bakanı ağır bir hastalığa rağmen yataklı trenle bile seyahat edemiyor. Ama amacından da kesinlikle vazgeçmiyor. Babamın, gözümde kalan son hatırası o tren penceresidir.”

ÜNİVERSİTELER ÖZERK OLDU

Yücel üniversite kavramını Atatürk’ün anladığı anlamda çağdaşlaşmayla ilgisinde ele almaktadır. Geleceğin çağdaş Türkiye’sinde önemli bir yer tutan 1946 Üniversiteler Kanunu ile bilimsel düşünüş ve özerk yapı güvence altına alınmıştır. Bu Kanunla üniversiteler özerk ve otonom bir yapıya kavuşmuştur. 24 Haziran 1946 tarihinde Yücel üniversite rektörlerine gönderdiği kutlama iletisinde, üniversitelerin ulusal yaşam içinde almaları gereken yeri aldığını belirterek üniversitelerin kendi yönetimlerini kendi ellerine almaları gerektiğini yazar. Ona göre üniversiteler ülkemizin kendi gerçeklerinden başlayarak bütün insanlık gerçeklerinin aranıp bulunduğu, toplum gereksinimlerine ve ülkülerimize uygun insanların yetiştirildiği yerler olacaktır. Kutlama iletisinde “Ulusumuzun düşünce organları olan üniversitelerimizin bir gün insanlığın da onuru olacak kurumlar durumuna gelebileceklerine inancım vardır” der ve üniversitelerin ve fakültelerin özerkliklerini ve tüzel kişiliklerini kutlar. Yücel için üniversite ve bilim çağdaşlaşmadan ayrı düşünülemez. Bireylerde her türlü dogmatik tutumdan uzak bağımsız bir kafa yaratmanın merkezinde üniversite ve buna bağlı olarak bilimsel düşünüş vardır. Yücel’in eserlerinin günümüzde etkili olması için neler yapılabilir? Elbette daha önemli bir soruyu önceliğe alarak soralım: Eğitim ve kültür devrimi Cumhuriyeti en iyi anlayabilmiş kişilerden birisi olan Yücel’i anlamak gerekiyor mu? Böylesine önemli bir isim için yapılmayanları düşünürsek, çok da anlamak gibi bir sorunumuz görünmüyor. Eğitim ve kültür bir ülkenin geleceğini belirleyen iki olmaz olmaz güçtür. Bu gücün farkında olunduğu zamanlarda Yücel ismi yeniden gündeme gelecektir.

* * * * * * * * * * * * * *

https://www.aydinlik.com.tr/haber/hasan-ali-yucel-ile-gelecegin-egitimini-yeniden-dusunmek-234898


3 Şubat 2021 Çarşamba

SARAYKÖY GAZİ İLK OKULU ÖĞRENCİLERİNDEN BİR GURUP VE ÖĞRETMENLERİ HÜSEYİN GİRGİN

1961/1962 ÖĞRETİM YILINDA SARAYKÖY GAZİ İLK OKULU ÖĞRENCİLERİNDEN BİR GURUP VE ÖĞRETMENLERİ HÜSEYİN GİRGİN. IŞIKLAR İÇERİSİNDE UYU SEVGİLİ ÖĞRETMENİM, İYİ Kİ VARDIN DA SEVGİNİN DOSTLUĞUN, ÖRGÜTLÜ YAŞAMIN, YURTSEVERLİĞİN NE OLDUĞUNUN ÖRNEKLERİNİ SUNDUN ANLAYABİLENLERE VE SEVENLERİNE......

Cevdet Canibey: Değerli hocam Allah rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun.

Şerif Doğan: Orta okulda dersimize girmişti. Işıklar içinde yatsın. Oğlu, arkadaşımız Atila Girgin vardı. Nerede yaşıyor bilmiyorum.

Ayfer Girgin Turgut: Şerif bey ben HÜSEYİN GİRGİNin kızı oluyorum Atila Girgin abim olur bizler İzmirde yasıyoruz.

Şerif Doğan: Ayfer Girgin Turgut teşekkür ederim. Görüşebilmek dileğiyle, sağlıklı günler. Selamlar ve saygılar.

Ayfer Girgin Turgut: Canım babam mekanın cennet olsun nur içinde yat. Sen hep benim kalbimde yaşıyorsun seni çok seviyorum.

Ali Ihsan Ilgın: Allah rahmet eylesin.

Nesrin Z. Inankul: Saygıyla anıyorum. Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet, yıldızlar yoldaşı olsun.

Beşir Başaran: Allah rahmet etsin.

Ibrahim Tan: Allah rahmet eylesin mekanı cennet olsun inşallah.

Türkan Yildiz Sözer: Mekanı cennet olsun balcovada oturuyordu ordan tanırdık.

Meral Demiröz: Mekanı cennet olsun.

İlker Yarangümeli: Mekanı cennet olsun.

Halil Cengiz: Ölenlere Allah'tan rahmet, kalanlara uzun ömürler olsun. Ayaktakilerin önündeki iki kişi Ecmel Cengiz ve merhum Metin Başeren.

Ecmel Cengiz: Halil Cengiz en üsteki de Yaşar başeren.

Halil Iskeceli: Allah rahmet eylesin, mekanları cennet olsun nurlar içinde yatsınlar inşallah.

Ayhan Telim: Allah rahmet eylesin mekanl cennet olsun insallah.

Mehmet Ali Yaman: Allah rahmet eylesin sayın hocam kimler geldi geçti bu dünyadan anı olan sadece bu resimler.

Muhterem Hayta: Hüseyin hocam orta okulda derse gelirdi. Allah rahmet eylesin nurlar içersinde yatsın Allah geride kalanlara sağlıklı ömür versin.

Ecmel Cengiz: Tabiat dersi yanılmıyorsam.

Telat Korkut: Rahmetlinin eli çok ağırdı kafamıza eliyle vurduğunda yıldızlar çakardı. Muhterem sen bilmezsin uslu bir öğrenciydin. Benim gibi yaramaz değildin. Ancak tabiat bilgisi dersine gelen Hüseyin hocamız dünya iyisi bir insandı. Işıklarda uyusun.

Osman Erdoğan: Telat Korkut aynen katılıyorum.

Osman Erdoğan: Mekanı cennet olsun.

Cengiz Sert: Allah rahmet eylesin mekanı cennet olsun ışıklar içinde uyusun.

İbrahim Helvacı: Hüseyin Girgin öğretmenimiz, ortaokul 1.nci sınıfı okuduğum 1960-61 döneminde bizim matematik öğretmenimizdi.

Telat Korkut: İbrahim Helvacı Matematik dersine Niyazi Hakan gelmiyormuydu? Hüseyin Girgin tabiat bilgisi dersine geliyordu. Sizin matematik dersine girmiş olabilir.

Muhterem Hayta: Telat Hüseyin hocamı çok iyi net olarak hatırlıyorum tabiat bilgisini bize sevdiren kendine has uslubuyla anlatan cana yakın pırlanta gibi hocamızdı nurlar içersinde yatsın.

Selehattin Tezcan: Nurlar icinde uyusin sevgili ogretmenim.

27 Aralık 2020 Pazar

O BİR KÖY ENSTİTÜLÜ İDİ / HAMDİ MAHİR KAYA

KÖY ENSTİTÜSÜ KÖKENLİ CUMHURİYET ÖĞRETMENİMİZ HAMDİ MAHİR KAYA

Denizli – Sarayköy – Gerali'nin yerleşik ailelerinden Yörük Ali'nin evladıdır. 1929 Yılında Gerali köyünde dünyaya gelmiştir. Üç sınıflı köy okulundan sonra 4 ve 5. sınıfı Sarayköy Gazi ilk okulunda okumuştur. Köy Eğitmeni Mestan TEZCAN'ın yönlendirmesiyle kazandığı sınav sonrasıda 1944 yılında Isparta Gönen Köy Enstitüsüne girmiştir. Sevgili öğretmenimiz Isparta Gönen Köy Enstitüsünden 1948 yılında mezun olmuş, Sarayköy ADAKÖY Başöğretmenliğine atanmış,askerlik hizmetini Yedek Subay olarak 1957/1958 yılında Hakkari Uludere sınır boylarında yaptığı hizmetle tamamlamış, askerlik dönüşü mesleğini Sarayköy yöresi köylerinde ve Bursa Orhangazi'de sürdürmüş, 1960'lı yılların ilk yarısında, Denizli Kumkısık'ta elim bir trafik kazası sonrası vefat etmiştir.

Anadolu aydınlanmasının öncüleri olan Köy Enstitülülerin geleneğinde var olan çoğu özelliklere sahip, özellikle de müzik ağırlıklı yetenekleriyle değişik müzik aletlerine üstat derecesinde hakim; yurtsever, aydınlanmacı,çağdaş bir donanıma sahip sevgili öğretmenimizi rahmet, saygı ve özlemle anıyoruz. Işıklar içerisinde uyu, toprağın bol olsun sevgili öğretmenim.

Tüm aile yakınlarına ve Köy Enstitüsü idealinin yaşatıcısı sevgili meslektaşlarına ve öğrencilerine selamlarımı sunuyorum.

Dostluk ve esenlik dileklerimle.

Sevgili Öğretmenimizin Yaşamından Görsel Kesitler