16 Haziran 2021 Çarşamba

Cumhuriyet ışığı yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor / Atila Girgin


SONSUZLUĞA UĞURLANIŞININ 11.YILINDA SEVGİLİ ÖĞRETMENİMİZİ 
SAYGI VE ÖZLEMLE ANIYORUZ
"ÖĞRENCİLERİNDEN BAZI SÖYLEMLER" 

İbrahim Helvacı: "Evlatlarına ve yetiştirdiği öğrencilerine aktardığı Cumhuriyet ışığı yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor. Hocamızı hiç unutmayacağız".
"Atatürk'ten aldıkları ışığı bizlere aktaran sevgili Cumhuriyet öğretmenlerimiz için ne yazsak, ne söylesek azdır. Ne mutlu bizlere ki onlar bizim öğretmenlerimiz oldular".
"Yetiştirdiği öğrencilerine aktardığı Cumhuriyet ışığı yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor. Hocamızı hiç unutmayacağız"

Koray Tezcan: "O,hepimizin ilk öğretmeniydi. Bütün "ilk"leri önce O'ndan öğrendik. Bizlere ömür boyu yürüyeceğimiz yolu gösterdi.Işıklar içinde olsun. Saygıyla sevgiyle anıyoruz".

Nadir Çevik: "Hüseyin Öğretmenim. siz beni okutmadınız sanmanıyınız . Bazen olur ki varlığınızda yapamadığınız şeyleri yokluğunula daha güzel ve mükemmel yaparsınız. ben sizin o güzel öğretilerinizi ve nadide ve bihemta olan şahsiyetinizi öğrencileriniz olan ağabeylerimden pek sıklıkla dinledim dinledim dinledim. ve sizi yürekten sevdim. öğretilerinizi beynime kazıdım.. Siz benim için asla ölmediniz. çocukluğumdan gençliğime ve şimdi ihtiyarlığıma ve belkide ölünceye kadar kalbimde ve ruhumda yaşattıklarımın en önünde olanlardansınız.. elbe bizde geleceğiz yanınıza ve şahadet edeceğiz bizim öğretmenizmizdi ve bizlere hep doğruyu anlattı ve gösterdi diye şahitlik edeceğiz.. İnşallah cennet hep birlikte olmak dilek ve temennizsiyle nurlar içinde yatasınız.. henüz yenice öğrendiğim vefatınız dolayısıylede sevgili oğlunuz canım abim Atilla bey ilde yenice tanıştık . ne mutlu bize. siz asla merak buyurmayınız geride bıraktığınız asil evladınız ve bizler seni ilelebet anacağız ve anmayada devam edeceğiz.. Dualarımdasın aziz öğretmenim"..

Nilgün Demircan:
Gazi İlk Okulu'n da benim de öğretmen'im di. Rahmetle anıyorum...

Nilüfer Eyvaz Kurt:
Şimdi o okullar tarih oldu ne günlerdi

Cevdet Canibey:
Rahmetle anıyorum. Benimde Saraykoy Orta Okulunda Tabiat Bilgisi öğretmenimdi.

Sait Ergin:
Allah Gani Gani Rahmet eylesin Mekanı Cennet RUHU Şad Olup Kabri Nurlarla Aydınlansın. Rahmetli Orta Okulda Öğretmenim, Üniversite yıllarımda İzmir'de Anafartalar caddesinde bulunan Çay Bahçesinde geçmişi okul hatıralarımızı sohbet ettiğim büyük Saygı duyduğum Adam gibi Adam Şahsiyet sahibiydi.

Kamil Karaca:
Allah rahmet eylesin. Mekanın cennet olsun. Nur içinde yat İnşallah öğretmenim.

Mehmet Özdamar:
Allah rahmet eylesin mekanı cennet olsun inşallah nurlar içinde uyusun öğretmenim

17 Mayıs 2021 Pazartesi

KÖY ENSTİTÜLERİ - “Karanlıklardan Aydınlığa” Çıkış Modeli / Kamil Okyay SINDIR

KÖY ENSTİTÜLERİ (1940-1954) - “Karanlıklardan Aydınlığa” Çıkış Modeli / Prof.Dr.Kamil Okyay SINDIR 
 
Atatürk’ün eğitim alanındaki devrimlerinin doruk noktası sayılabilecek olan ve Cumhuriyet aydınlanmasının eğitim alanındaki en özgün ve en çok ses getiren uygulaması olan “Köy Enstitüleri” 17 Nisan 1940’ta kabul edilerek yaşama geçirilmiştir. 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu’nun birinci maddesine göre “Köy öğretmeni ve köye yarayan diğer meslek erbabını yetiştirmek üzere, ziraat işlerine elverişli arazisi bulunan yerlerde Maarif Vekilliğince [MEB’ca] köy enstitüleri açılır.” denilerek esasen Köy Enstitülerinin görevinin sadece köy öğretmeni yetiştirmek olmadığı, öğretmenle birlikte sağlık görevlileri, teknisyenler vd. meslek elemanlarının da yetiştirileceğ i ifade edilmiştir. Kurtuluş mücadelesinden yeni çıkmış, genç ve devingen kuşağını büyük ölçüde cephelerde yitirmiş, sanayisi olmayan, açlık ve yokluklar içinde, dış borçlarını ödeyebilme temel uğraşısında olan Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk’ün önderliğinde bir yandan çağdaşlaşma ve aydınlanma devrimlerini yaşarken diğer yandan da kalkınmasının temel sektörü olan tarımın ve uygar toplumun tüm nimetlerinden yoksun durumdaki köylünün kalkındırılmasını n yaşamsal önemde olduğunu görmüştür. 1935 nüfus sayımına göre Türkiye’nin nüfusu 16 milyon 158 bin civarındadır. 7 milyon 936 bin 770’i erkek, 8 milyon 221 bin 248’i kadındır. Nüfusun % 83.4’ü Köy ve kasabalarda yaşayanlardır. Okuma yazma oranı ancak nüfusun % 20’sidir ve bu oran kadınlarda % 10’a ulaşabilmektedir. Çiftçi ailelerinden en az % 15’i topraksızdır. Sadece bir örnek. 750 köy bir ailenin malı ve kotrolündedir. Topraklar büyük işletmelerde yoğunlaşması köylüyü köle haline sokmaktadır. Türkiye’de 6 bin 700 ilkokul, 13 bin 502 öğretmen,546 eğitmen, 264 bin 591 öğrenci vardır. Türkiye’de 31 000 köyde okul yoktur. Cumhuriyetle birlikte girişilen köye hizmet çabaları; ya köylünün beklentilerine uymadığı ya da becerilemediğ i için yarım kalmıştır. Başarı için köylünün dilinden anlayan yeni bir aydın tipine gereksinme vardır. Bu da köylünün kendi içinden çıkarılabilecektir. Kendisi de bir köylü çocuğu olan eğitimci İsmail Hakkı Tonguç bu amaçla geliştirdiği Köy Enstitüsü Sisteminin hem kuramcısı, hem de kurucusu olmuştur. Köy Enstitüleri işte böylesine olumsuz ve amansız II.Dünya savaşı yıllarında Avrupa’nın kan gölüne döndüğü, faşizm rüzgarlarının estiği bir zaman diliminde, Anadolu bozkırında demokrasinin gülleri gibi çiçek gibi açmışlardır. Köy Enstitülerinin amacı, Türk köyünü canlandırmaktı r. Köyün “canlanması” yalnızca çağdaş üretim yöntemleriyle tarımsal verimin artırılıp varsıllaştırılması değil, aynı zamanda Cumhuriyet’ten sonra bile süregelen “tebaa” anlayışının yıkılıp köylününn kendisi ve çevresi ile ilgili yurttaşlık haklarının bilinciyle donatılmasıdır. “Kulluktan çıkartılıp bireyselleşebilmesid ir”. Köy Enstitüleri bu amaca yönelik öğretmen, sağlıkçı, ebe, tarımcı, sanatkar ve benzeri işgücünü yetiştirmeyi bir araç olarak görmüştür. Proje Türk yeteneğine eğitim ve öğretimde fırsat eşitliği sağlanması için tepeden köylüye yapılacak öğüt ve öğretimin yeterli olmadığını, köyün kendi bireylerinin köylüyü düşünsel bakımdan harekete geçirerek, ona bilimde, sanatta öncülük edecek duruma gelmesiyle gerçekleşebileceğ ini, özetle yüzyıllardan beri köyü örten karanlığın, yine köyden alınan ışığın çoğalmasıyla yok edilebileceği ilkesiyle hazırlanmıştı (Özbek, A., 1997) Konumları ülkenin değişik bölgelerinde, coğrafi ve demografik kriterlere göre belirlenen Köy Enstitülerinin en çarpıcı yanı iş eğitimi felsefesine dayalı üretim içinde eğitim ve öğretim anlayışı olmuştur ve buna göre hemen her türlü ihtiyaçlarını kendileri üreterek karşılamaya başlamışlardır. Üretim kavramı sadece mal üretimi olarak değil aynı zamanda hizmet ve düşünce üretimini de kapsamıştır. Köy çocukları kendi kendilerini yönlendirebilen bir yetkinliğe ulaşabilmekte, bir çeşit kişilik eğitiminden de geçmiş olmaktaydılar. Özgür düşüncenin ancak demokratik nitelikli özyönetimli okullarda üretilebileceğ inin bilincinde olan Enstitü kuramcıları, bu okullarda yaşamı “birliktelik”, “katılım”, “yetki” ve “sorumluluk” eksenlerine oturtmuşlardır. Üretim içinde eğitimin aynı zamanda her türlü sosyal, kültürel ve sanatsal faaliyetlerle desteklendiği takdirde öğrencilerin yetkinleşmelerinin sağlanabileceğ i düşünülmekteydi. Dünyada en başarılı milli eğitim bakanlarından biri olarak bilinen Hasan Âli Yücel ve onun sağ kolu, tüm çocukların taparcasına sevdikleri “Tonguç Baba”, yeni uygulamanın eğitimi sil baştan edeceğini; düşüncede, amaçta olduğu gibi yapılaşmada da yeni olacağından tepkiler çekeceğini biliyorlardı. Eğitim yurdumuzda ilk kez ülke nüfusunun yüzde seksenine göre düzenleniyor, fırsat eşitliği ve demokratikleş me açısından büyük bir adım atılıyordu (Özbek, 2005). Tonguç Baba, köylerimizde yatan insan gücünü harekete geçirmenin yollarını açmıştır. En güzel köy geleneği olan “imece” yeni bir yaşamın yaratılmasında, yurdun kalkınmasında, sosyal etkinliklerin yürütülmesinde, yeni bir eğitim ve kalkınma aracı olmuştur. Kır çadırları içinde başlayan Köy Enstitüleri’nde ilk iş barakalarla, yemek, yatak, okuma, yıkanma ihtiyaçlarını; demircilik, doğramacılık atölyelerini sağlamaktı. Bir yandan doğrama ve demir işlerine kadar bu yapılar için çalışılır, bir yandan uygulamalı usullerle tarlada, atölyede, ahırda, kümeste aritmetik, geometri, fizik, kimya, tabiat bilgisi dersleri öğretilirdi. Tarih, coğrafya, Türkçe dersleri çevre dolaşılarak görüş ve araştırma ile verilir, bu arada küçük bataklıklar kurutulur, yabani otlar ayıklanır, yılanlar öldürülür, su getirilir, çiçek ve ağaç dikilir, yol açılır ve bu çetin işler ve tüm dersler büyük bir neşe ve heyecanla türküler söyleyerek halledilirdi. (Özbek, 2005) Öğrenciler, iş içinde, iş aracılığıyla, iş öğrenirlerdi. İş hem araç hem amaç hem de yöntemdi. Bunun bilincinde olup, kısa sürede hem binalarını bitirirler hem de yöreyi baştan başa ağaçlandırırlardı . Enstitü kurulmadan tek bir ağaç varken evler ağaçtan görünmez olurdu. Sebzelik, meyvelik, kavaklıkların yanı sıra köye elektrik bile getirilir, açılan yollar asfaltlanırdı. Gereksinimden çok üretip satarak da eğitimin parasal yükünü en aza indirirlerdi. İmece sadece bir okulun yapılmasında değil tüm okulların yapılmasında geçerliydi. Gereğinde devlete koşma yerine birbirlerine başvururlar, gerek duyulan usta öğrenciler diğer enstitülerden koşarak gelirlerdi. (Özbek, 2005) Öğrencileri ilgilendiren işler, konuşulurken, öğretmen kurullarına öğrenci temsilcileri de çağrılırdı. Tonguç’un, “çocuklar yöneticilerin değil, devletten para alan yöneticiler, çocukların emrindedir” sözünü her iki taraf da gayet iyi bilirdi. Beş yıllık eğitim süresinde, 114 hafta kültür derslerine, 58 hafta tarım dersi ve çalışmalarına, gene 58 hafta teknik dersler ve çalışmalarına; 30 hafta da dinlenceye ayrılırdı. Beş yılda 30, yılda 6 hafta dinlence enstitü yaşamına uygun olarak plânlanır, öğretmen ve öğrenciler ayrı zamanlarda dinlenceye çıkarlardı. İmece burada da görülür, gidenin yerine iş aksamasın diye diğerleri canla başla çalışırdı. Ayrıca izin erteleten de çoktu. Sevip baktıkları hayvanlardan ayrılmak istemezlerdi. (Özbek, 2005) Köy Enstitülerinde Tarım Derslerinin Amaçları (Yücel, T., 1995) · Çağdaş Tarımı İş İçinde Çalışarak, Gözleyerek, Deneyerek Öğretmek/Öğrenmek O yıllarda köy enstitülerinde haftalık tarım dersi 11 saatti. Bu ders kapsamında; tarla tarımı, bahçe tarımı, sanayi bitkileri-tarı m sanayisi, zootekni, kümes hayvancılığı, arıcılık-ipekböcekç iliği, balıkçılık ve su ürünleri konuları işlenirdi. Yetiştirilecek öğretmenlerin tarımı bilmesi ve gidecekleri köy ilkokullarında 6 saatlik tarım dersini vermak ve köy ilkokulunun tarım arazisini çağdaş tarım yöntemleriyle işlemek, örnek bir tarım işletmesi kurmak, köy halkına tarım bilgileri vermek ve üretimin artırılmasını teşvik etmek gibi görevleri de vardı. · Öğrenciyi İş İçinde Çalışarak Eğitmek Köy Enstitülerinde öğrencilerin, öğrendiklerini uygulama ile pekiştirmesi, iş becerisi kazanması, iş konularını kavraması isteniyordu. Kültür derslerinde edindiği bilgilerden üretimde yararlanmaya, bilgiyi yararlı işe dönüştürmeye, kol ve beyin gücünü birleştirerek bilinçli çalışmaya alışması bekleniyordu. Tarım dersi bunu sağlamaya yönelik alanlardan birisi olarak görülüyordu. · Kültür Derslerinde Öğrenilen Bilgileri Desteklemek Tarım derslerinin çoğu doğa içinde açık havada yapılır. Toprak, su, bitki, hayvan, araç, vb ile uğraşırken biyoloji, fizik, kimya, jeoloji, matematik gibi derslerde adı geçen pek çok madde ve olay gerçek yerinde görülür, incelenir, denenir. Böylece tarım dersleri, kültür derslerinin daha kolay kavranmasını, kültür dersleri de tarım işlerinin daha bilinçli yapılmasını sağlardı. · Öğrenciye Çağdaş Tarım Araçlarını, Verimli Bitki Çeşitlerini ve Hayvan Irklarını Tanıtmak Köy Enstitülerinde dayak kesinlikle yoktu. Okula gelen her çocuk, cep defterine ilk önce “dayak ve hakaret yasaktır” yazardı. Tonguç’un, “öğretmen öğrenciyi tokatladığı takdirde, öğrenci de tokat atabilir” dediği söylenir. Bu bizim eğitim sistemimizde görülmemiş bir şeydi. “Hocanın vurduğu yerde gül biter”, “Cevap verme, ağzını açma, sen konuşma, sen sus” yerine eğitim başlar başlamaz öğrenciye kişilik kazandırılmasına çaba gösterilmiştir. Ezilmiş insanlardan hayır gelmez, dayakla eğitilmiş kişilerin başkalarına da dayak atması doğaldır diye düşünüldüğünden, köyden gelen çocuklar kısa sürede kendi öz varlıklarını tanıyıp ona güvenmesini; kendi aklını, bilgisini, iradesini kendi işinde kullanmayı, korkmadan korkutmadan, eleştirmeyi ve eleştirilmeyi öğrenirlerdi. (Özbek, 2005) Bu arada Köy Enstitüleri ilk mezunlarını vermiştir ve öğretmenler köylerde çalışmaya başlamışlardır. Böylece anlaşmazlıklar, sürtüşmeler, öğretmenin köyün ağasıyla, muhtarıyla, kaymakamla çatışması da başlamıştır. Partide ise iç çatışma başlamıştır. Hasan Âli Yücel başbakan adayıdır. Çekemeyenlerin, dedikoduları almış yürümüştür. Enstitüler’de kız erkek bir arada okuyor, köylünün namusu gitti, yemekte gavur müziği çalıyorlar, örf ve âdetlerimize uyulmuyor, afiyet olsun yerine yarasın deniyor, çocuklarımız kötü yola düşürülüyor, gece gündüz kadın oynatılıyor, dedikoduların önde gelenleridir. (Özbek, 2005) Bu arada tarihçi yazar Nihal Atsız’ın Yücel, Tonguç ve Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü Müdürü Rauf İnan için meclise verdiği komünistlik raporu üzerine Rauf İnan Hasanoğlan’dan alınıp apar topar bakanlık müfettişi yapılır. Hasanoğlan tek yüksek köy enstitüsüdür. Enstitüyü bitiren ve köyde çalışan öğretmenlerden kurulca seçilenler, bakanlık sınavıyla buraya girer, üç yıllık eğitimden sonra; enstitü öğretmeni, müfettiş, bölge okullarına yönetici olurlardı. Yücel ve Tonguç’un göz bebeği olan bu eğitim yuvasında Rauf İnan çok başarılı bir yöneticiydi. Tonguç, bu olay için İnönü’ye “Paşam kelle vermeye başlarsanız, onlar sizin kellenizi de isteyecekler” demiştir hiç çekinmeden. İlk ciddi olay ve ilk ödün bu olmuştur. Ama bu arada komünist sözcüğü de telâffuz edilmiştir bir kere. Artık öğrencilerin komünist oldukları, hatta komünist beyannamelerinin enstitülerde basılıp, köylerde dağıtıldığı sık sık tekrarlanır olmuştur. Ders zilinin kilise çanına benzediği dolayısıyla Hristiyanlık propagandası yapıldığı, bazı binaların haç şeklinde, Hasanoğlan’ın ise orak çekiç şeklinde inşa edildiği söylenmektedir. Bu söylentinin çıkmasına neden “U” biçimindeki güzel sanatlar yapısıydı. (Özbek, 2005) Düpedüz karşı gelme hareketi başlamış, grubun düşünceleri İnönü’ye bile ulaşmıştı. 1946 yılında iktidarın Köy Enstitüleri’ni kapatacağının açık belirtileri görülür. Komünist yuvası(!) olan Hasanoğlan’a aralarında Kasım Gülek, Tevfik Fikret Sılay, Behçet Kemal Çağlar’ın da bulunduğu bazı milletvekilleri sık sık âdeta baskın yaparlar. Meclis Başkanı Kazım Karabekir de yanına milletvekillerini alarak enstitüleri dolaşmaktadır. Soruları her yerde aynıdır. Önce, “Ruslarla ilişkilerimizi anlatın”. Beklediği doğaldır ki “Ruslar’ı çok severiz… Ruslar bizim dostumuzdur” cevabını almak. Ama tam tersi Baltacı’dan Katerina’dan başlayarak Kars-Ardahan olaylarına kadar Türk-Rus düşmanlığı anlatılır. Arkadan, “Sizin bir Tonguç marşınız varmış; onu söyleyin.” Köy Enstitüleri’nde Tonguç marşı yoktur, kastedilen Ziraat Marşı’dır ve üstelik, bestesi Adnan Saygun’a ait olan bu marşın sözleri, Milletvekili Behçet Kemal Çağlar’a aittir. Birçok milletvekili tarafından komünist propagandası olarak kabul edilen Ziraat Marşı’nın sözleri şöyledir: Sürer, eker, biçeriz, güvenip ötesine Milletin her kazancı milletin kesesine Toplandık başçiftçinin Atatürk’ün sesine Toprakla savaş için ziraat cephesine İnsanı insan eden, ilkin bu soy, bu toprak En yeni âletlerle en içten çalışarak Türk için yine yakın dünyaya örnek olmak Kafa dinç, el nasırlı, gönül rahat, alın ak Kuracağız öz yurtta dirliği, düzenliği Yıkıyor engelleri ulus egemenliği Görsün köyler bolluğu, şenliği Bizimdir o yenilmek bilmeyen Türk benliği Ve tekrar bölümleri de şöyledir: Biz ulusal varlığın temeliyiz, köküyüz Biz, yurdun öz sahibi, efendisi, köylüyüz. 5 Kasım 1925’te Atatürk, Hukuk Fakültesini açarken şöyle demiş: “Devrimin ateşli hamleleri sönmeye başlayınca, sinmiş olanlar harekete geçerler” Gerçekten öyle oldu. Yazarak, çizerek, konuşarak yoğun bir enstitü düşmanlığı yavaş yavaş yayılıyordu. Esasında düşmanlık enstitülere değil, okuyan uyanan köylüyeydi. Eğitimciler, türlü ağızlardan ve kalemlerden gelen saldırılar karşısında pek yalnızdılar. Politikacılar tarafından meydanlarda milliyetsiz, bilgisiz ve de dinsiz ilân ediliyorlardı . Asıl acımasız davranılan konu, uygulanan karma eğitimdi. Köyde gece gündüz, yaz kış, kadın erkeğin el ele birlikte boğuşmasına sesleri çıkmayanlar iş eğitim görmelerine, birlikte aynı çatı altında çalışmalarına gelince ilkelce eleştirdiler. Ulusal oyunlar bile “kadın oynatma” diye adlandırıldı. Motorlu araç kullanmak dinsizlik örneği oluyordu. Motosiklete binan kızlar kaymakama şikayet ediliyor; CHP faşist motorlu kuvvetler yetiştiriyor diye düşünülüyordu. (Özbek, 2005) Ve 1946 seçimleri oldu. Seçimi Cumhuriyet Halk Partisi kazandı. Kazandı ama, içindeki sağ kanat kazandı. Başbakanlığı konuşulan Hasan Âli Yücel görevden alınıp yerine “Bindiğim eşeğin akıllı olmasını istemem ben” diyen Necip Fazıl Kısakürek ideolojisi hayranı Reşat Şemsettin Sirer getirildi. Bir zamanlar Tonguç’a “Her ne arzu edersen doğru bana gel” diyen, Köy Enstitüleri’nin sayısının altmışa çıkmasını isteyen İnönü de artık eskisi gibi Köy Enstitülerini görmeye gitmez olur. 29 Nisan 1947’de Köy Enstitüleri için yeni bir yönetmelik hazırlanır, buna göre öğrencilerin yönetime katılması yetki ve sorumluluk alması sona erdirilir. 20 Mayıs 1947’de klâsiklerin okunmasına kısıtlama getirilir. “Öğrencilerin düzeyine uygun kitaplar” okunacaktır artık. Yani adı değiştirilmez ama, her şeyi değiştirilir Köy Enstitüleri’nin. 2 Nisan 1949’da Tonguç da görevden alınır, Atatürk Lisesi resim öğretmenliğine atanır. Hiç bir dayanağı olmayan, kulaktan dolma varsayımlara dayalı yersiz söylentiler nedeniyle, sayıları planlandığı gibi 24’e dahi çıkamadan, istismarcıları n ve bazı çıkar çevrelerinin etkisiyle 1946 yılından itibaren özgün yapılarından saptırılmaya başlanan Köy Enstitüleri 1954 yılında çıkarılan 6234 sayılı yasa ile tümden kapatılıp yerlerine klasik “İlköğretim okulları” açılmıştır. Ne yazık ki, Türk köylüsünün uyanmasından siyasi kaygıları olanlar, yöneten değil yönetilen köylü anlayışı ile karanlıktan umar arayanlar, Köy Enstitülerinin daha kuruluşunu dahi tamamlayamadan kapatılmalarını becerebilmişlerdir. Oysa ki bu model ülkemizden çok sonra bir çok batılı demokratik ve çağdaş ülkede (Fransa, Almanya, vb) benimsenmiş ülke kalkınmasında oldukça etkili olagelmiştir. Şöyle bitiriyor sevgili Yalçın Kaya (1997) son sözünü: “Politik çıkarlar uğruna dine verilen en tipik eğitim kurbanının köy enstitüleri olduğu söylenebilir. 17 nisan 1940 ta kurulan bu seçkin eğitim kurumları, önce 1946’da budanmış ardından da 1953’de kapatılmışlardır. Ne idi enstitülerin suçu? Ulusun efendisi köylü olduklarını marşların da bile dile getirmeleri miydi? Köye dönüp köyü-köylüyü uyandıracak olmaları mıydı? Ya da yatılı,karma bir eğitim sürecinde,laikliğ i benimsemiş olmaları mıydı? Belli ki Köy Enstitülerinin suçu tüm bu özellikleri üzerlerinde toplamış olmalarıydı.Çünkü köy enstitüleri kapatılırken,ayni yapılanma modeli öykünülerek yerleri İmam-Hatip okullarıyla doldurulacaktı . Laikleşme süreci “Bize bu kadar laiklik yeter “ mantığı ile durdurulacak, dinselleşme süreci başlatılacaktı. Köy Enstitülerinin kapatılması,politikacı ların oy uğruna verdikleri en büyük ödünlerin başında gelmektedir. Üstelik devletin, dine bulaşmasının bir göstergesidir.” Ülke tarımımızın kalkınmasını ve köylümüzün aydınlanmasını samimi olarak isteyen dostlara “1000 Köye 1000 Tarım Gönüllüsü” projesi gibi günü kurtaracak olan geçici çözümler yerine “1000 Köye 1000 Köy Enstitüsü” projesini düşünmelerini salık veririz. Saygılarımla,
* * * * * * * * * * * * * 
Prof.Dr.Kamil Okyay SINDIR TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi Başkanı 
Kaynakça : 1. Yücel, T., 1995. Köy Enstitülerinde Tarım Programları ve Uygulamalar 2. Özbek, A., 2005. Köy Enstitüleri. Yayınlanmamış Çalışması, 2005 3. Kaya, Y., 1997. Cumhuriyet Dönemi Eğitiminin Önemli bir Eğitim Kurumu – Köy Enstitüleri. 1997.
* * * * * * * * * 

 

30 Nisan 2021 Cuma

NATO kaş yaparken göz çıkardı( Kızılçullu Köy Enstitüsünden yetişen olimpiyat şampiyonu Ahmet Bilek’e dair ) / Kemal Ateş

 NATO kaş yaparken göz çıkardı( Kızılçullu Köy Enstitüsünden yetişen olimpiyat şampiyonu Ahmet Bilek’e dair)/Kemal Ateş

Ordumuzun bin bir derdi içinde bu yazıyı çok da içimden gelerek yazmıyorum…

Ama yazmalıyım… Yazmazsam her 17 Nisanlarda içimden bir şey beni rahatsız edecek.

Genel Kurmay’ın 11 Aralık 2015 tarihli kararıyla Şirinyer’deki NATO Karargâhı içindeki spor salonuna Kızılçullu Köy Enstitüsünden yetişen olimpiyat şampiyonu Ahmet Bilek’in adı verildi… Verildi ve hemen de değiştirildi. Ya da anlaşılmaz bir şeyler oldu, karar uygulandı mı, uygulanmadı mı onu da anlayamadık… Yakın zamanda Ahmet Bilek adı yerine bir şehidimizin adı verilmiş aynı yere. Bir olimpiyat şampiyonuyla şehidimizin adı anlaşılmaz bir nedenle karşı karşıya getirildi. 

Ahmet Bilek’in Şirinyer’deki NATO Karargâhı ile ilgisi ne diyeceksiniz? Önce buradan başlayalım.

Ahmet Bilek’in romanlara konu olacak bir yaşamı var. Bu sessiz, beyefendi şampiyonumuzu güreş yaptığım yıllarda yakından tanıdım, onunla aynı mindere ter döktüm. Sekiz yıl süren bir araştırmadan sonra romanını yazmak da bize nasip oldu. Minderlerin gelmiş geçmiş bu en beyefendi güreşçisinin romanına da Sessiz Şampiyon (H2O Yay.) dedim.

Onun hayatını yazarken, bir şey daha yapmak istedim…

Ahmet Bilek, köy enstitülerinden yetişen ilk ve tek olimpiyat şampiyonu, minderlerin ilk şampiyon öğretmeni... Güreşi Kızılçullu Köy Enstitüsünde öğrendi. Kızılçullu o zamanki iktidarın hışmına uğrayan ilk köy enstitüsüdür, 1952 yılında gözyaşları içinde apar topar boşaltılıp burası NATO’ya devredildi. Bina 1911 yılında Amerikalılarca yapılmış tarihi bir yapı. Bir dilekçe yazdım NATO’ya. Bu gün spor yaptıkları salonda vaktiyle bir olimpiyat şampiyonunun yetiştiğini, salona onun adının verilmesinin uygun olacağını belirttim. Her şey ordudan beklediğim ciddiyete uygun yürüyordu. Karar 11 Aralık 2015’te Genel Kurmay’dan olumlu çıktı, tören için benden şampiyonun özgeçmişini, fotoğrafını, davet edileceklerin listesine kadar istediler. Bana verilen bilgiye göre, 2016 yılının şubat ya da mart ayında tören yapılacaktı, ama bir türlü yapılmadı.

 Önce NATO’ya sonra genel Kurmay’a birer yazı yazdım, sonucun tarafıma bildirilmesini istedim. İşte Genel Kurmay’dan aldığım 19 Ekim 2019 tarihli son yazı:

1. Gnkur. NATO Kara Komutanlığı Kışlası içerisinde bulunan ve Kızılçullu Köy Enstitüsü olarak faaliyet gösterdiği dönemde de spor salonu olarak kullanılan binaya milli güreşçi Ahmet Bilek’in isminin verilmesi hususundaki dilekçeniz ilgi (a) ile alınmıştır.

2. İlgi (b) yönerge kapsamında, NATO Kara K.lığı Türk Kıdemli Subaylığınca Kışla içerisinde bulunan spor salonuna isim verilmesi maksadıyla 15 Ekim 2015 tarihinde Gnkur. Bşk.lığının 11 Aralık 2015 tarihli İsim Verme Kurulu kararı ile söz konusu salona Ahmet Bilek ismi verilmiştir.”

Olanlar buraya kadar iyi görünüyor, ancak yazının 3. maddesinde şöyle deniliyor: “Askeri kışlaların içerisinde bulunan bina ve tesislere terörle mücadelede şehit olan personel isimlerinin verilmesi uygulaması kapsamında Şehit (…)’nın adı verilmiştir.” Yani Ahmet Bilek’in adı yerine başka bir ad veriliyor aynı salona. Bütün askeri tesislerdeki isimler şehit adlarıyla değiştirildi mi, yalnız Ahmet Bilek’e mi yapıldı, bilemiyorum? Bir şehidimizle bir olimpiyat şampiyonunun adını karşı karşıya getirmek, kaş yaparken göz çıkarmak değil mi? Ahmet Bilek adı okuduğu o bina içinde bir yere verilmeli. Ölümünden 50 yıl sonra minderlerin ilk şampiyon öğretmenine bu kadarcık bir vefa çok görülmemeli.

MİLLİ EĞİTİME VE GÜREŞ FEDERASYONUNA DÜŞEN…

Her şeye rağmen NATO’daki subaylarımıza teşekkür ediyorum, sağ olsunlar kahvelerini içtim, izin verdiler tarihi Kızılçullu binasını gezip gördüm. Amerikan Koleji kurucusu misyoner papaz Ralp Harlow’a Kızılçullu’da bir köşe ayrılmışken, “neden şampiyon Ahmet Bilek adı güreşi öğrendiği okulunda bir yere yazılmadı?” sorusunu sordum kendi kendime. Rahip R. Harlow’un torunu Kızılçullu’da dedesine bir köşe düzenlemeyi başarmış, hem de dedesinin yanına kendi adını da yazdırarak. İmrendim mi, kıskandım mı demeliyim bilemiyorum. Biz olimpiyat şampiyonumuzun adını okuduğu okulda bir yere yazdıramadık.

Burada Milli Eğitim Bakanlığına, Güreş Federasyonuna bizce bir görev düşüyor.

* * * * * * * * * * * *

KAYNAK: aydınlık.com.tr / Kemal Ateş - Aydınlık Gazete Yazarı 

https://www.aydinlik.com.tr / haber/nato-kas-yaparken-goz-cikardi-241474

Köy Enstitülerinden çıkan olimpiyat şampiyonunu tanır mısınız? / Hayati Asılyazıcı

Köy Enstitülerinden çıkan olimpiyat şampiyonunu tanır mısınız? / Hayati Asılyazıcı

Hayati Asılyazıcı yazdı:Oysa Köy Enstitülerinden yetişenler deyince Mahmut Makal’ın, Fakir Baykurt’un hemen yanına koymamız gereken bir başarı öyküsü var. Köy enstitülerinden bir de olimpiyat şampiyonu çıktığını biliyor muyduk? Dürüstüstçe yanıtlamak gerekirse bilmiyorduk.

Sayısız kitaplar, yazılar okuduk bu kurumlarla ilgili, belgeseller, filmler yapıldı, dostlarımız vardı aralarında, söyleşilerine katıldık, ama kimse bize enstitülerden bir de olimpiyat şampiyonu yetiştiğinden söz etmedi.Enstitü mezunları bile Kemal Ateş’in çalışmalarından öğrendiler Ahmet Bilek’in Köy Enstitülü bir olimpiyat şampiyonu olduğunu.

Oysa Köy Enstitülerinden yetişenler deyince Mahmut Makal’ın, Fakir Baykurt’un hemen yanına koymamız gereken bir başarı öyküsü var Ahmet Bilek’in. Kemal Ateş’in sessiz Şampiyon adını verdiği H2O Yayınevince basılan romanını okuduğumuzda Ahmet Bilek’i tesadüflerin değil, müfredatına sporun da “besin” kadar önemli olduğu yazılmış olan Köy Enstitüsü düzenin yetiştirdiğini görüyoruz. Onun öyküsüne enstitülerden yetişen ve ulusal güreş takımında yer bulmuş başka güreşçilerin öyküsü de karışıyor ve şaşıyorsunuz, bu kurumlar yaşatılsaydı daha nice şampiyonlar görecektik.

Güreşi, okulu Kızılçullu Köy Enstitüsünde öğrenen Ahmet Bilek, 1960 Roma Olimpiyatlarından yedi altınla dönen güreşçiler arasındaydı, Ahmet Bilek ve arkadaşları tarihi Roma’nın taş duvarlarını “korkma sönmez” sözleriyle tam yedi kez çınlattılar.

Ülkemize döndüklerinde bu yedi şampiyon kahraman gibi karşılaşacaklarını umuyorlardı. Büyük kalabalıklar görmediler yurda döndüklerinde. Önemli ödüller almadılar. 27 Mayıs darbesiyle gelen ihtilal hükümeti vardı başta, her makamda bir subay oturuyordu, yani her makamda bir kahraman vardı. Ziyaretlerinde güreşçilerin başarılarından çok onların başarıları konuşuldu. İhtilalciler aslında kendilerinin de payı olan bu gün de aşamadığımız bu büyük spor başarısını göremediler, bunu propaganda için kullanmadılar. Kim bilir, ihtilal bu, belki de ihtilalciler arasındaki iç hesaplaşma o günlerde başlamıştı.

Kemal Ateş, Sessiz Şampiyon’un arka planında o günlerin toplumsal ve siyasal olaylarına da götürüyor bizi.

Örneğin, bazı güreşçilere düzenli aylık veren güreş sever bir gazinocular kralı tanıyorsunuz, adı bizim kuşağın iyi bildiği Gazi Avşar’dır.

​“Bilek göçü” sözünü de ilk kez Kemal Ateş’ten duydum, sanırım ilkin o kullandı. Beyin göçü, emek göçü derken Ahmet Bilek’in adından esinlenerek söylersek bir de “bilek göçü” eklendi göç tarihimize. Ahmet Bilek’in ardından Müzahir Sille, Mithat Bayrak, Kâzım Ayvaz gibi şampiyonlar daha iyi bir yaşam için Almanya’ya gittiler. Ahmet uzun kamp dönemleri nedeniyle öğrencilerim geri kalıyorlar diye çok sevdiği öğretmenliği bırakmış, düşük bir aylıkla kendine küçük bir iş bulmuştu. Dul anasına ve kardeşine bakıyordu, evlilik de gelince geçinemedi, “bilek göçü”nün öncülerinden oldu.

Yazık ki Almanya’da trajik bitti Ahmet Bilek’in yaşamı.

Kemal Ateş spor tarihimizin belki gelmiş geçmiş en beyefendi sporcusunun yaşamını araştırmak için uzun yolculuklara çıkmış, yüzlerce kişiyle görüşüp nerdeyse binlerce belge taramış. Büyük bir emek ürünü Sessiz Şampiyon... Ateş’in yurtiçinde gittiği yerlerden başka, yurtdışında Roma ve ardından Almanya gibi yerler de var.

Bu romanın on yıllık bir çalışmanın ürünü olduğunu Ateş’in açıklamalarından biliyoruz. Bu on yıla Kemal Ateş’in Ahmet Bilek gibi şampiyonlarla aynı salonda, aynı mindere ter döktüğü üç yılı da eklersek, Sessiz Şampiyon’un nasıl bir emeğin ürünü olduğunu daha iyi anlamış oluruz.

* * * * * * * * * * * * * * * *

KAYNAK: https://odatv4.com/koy-enstitulerinden-cikan-olimpiyat-sampiyonunu-tanir-misiniz-17042124.html / Hayati Asılyazıcı - Odatv.com

Sessiz Şampiyon - Olimpiyat Kürsüsünde Bir Köy Enstitülü / Kemal Ateş


Sessiz Şampiyon - Olimpiyat Kürsüsünde Bir Köy Enstitülü / Kemal Ateş

Genellikle evlere kapandığımız şu sıkıntılı günlerin en iyi ilacı kitap…

Böyle zamanlarda ben bu ilaçtan her zaman yararlandım.

Bir yandan roman yazarken, en çok da roman okudum son yıllarda.

Sonunda romanım bitti, Sessiz Şampiyon (Olimpiyat Kürsüsünde Bir Köy Enstitülü) adını verdiğim Ahmet Bilek’in romanı H2O Yayınevince basıldı, raflardaki yerini aldı. Ben de derin bir nefes aldım.

Talihsiz şampiyonumuzun romanı da şu talihsiz günlere denk geldi.

Kitap salgınla gelen olumsuz koşullarda basılsa da, değerli okurların köy enstitülerinin yetiştirdiği ilk ve tek olimpiyat şampiyonunun yaşamına ilgi göstereceklerine inanıyorum.

Okuyunca göreceksiniz, Ahmet Bilek’i bilmemek, köy enstitülerini biraz eksik bilmektir.

Köy enstitülerinden yetişen tek olimpiyat şampiyonu olan Ahmet Bilek’in, ayrı kulvarlardan gelseler de Mahmut Makal’ın, Fakir Baykurt’un hemen yanına konacak bir başarı öyküsü var. Bu büyük şampiyon da başarısını köy enstitülerine borçlu, yazık ki bu kurumlardan yetişen öğretmenler bile farkında değiller bunun. Vaktiyle onunla aynı mindere ter dökmüş olmasaydım, belki benim de gözümden kaçacaktı.

Doya doya güreşemedim Ahmet Bilek’le, hiç değilse doya doya anlatayım dedim sizlere.

Ahmet Bilek’in yaşamını araştırırken, başta eşi Ayten Hanım, sınıf arkadaşları, takım arkadaşları olmak üzere nerdeyse yüzlerce kişiyle görüştüm. Araştırmalarım için uzun yolculuklara çıktım: İzmir, Manisa, Kula, Eskişehir, İstanbul… Sonra yurtdışında devam etti bu araştırmalarım: İtalya’ya, Almanya’ya değin uzanan yolculuklarım oldu. Adlarını hep şükranla andığım dostlarımın ilgisini, yardımını gördüm.

Uzun kamp dönemlerinde öğrencileri geri kalıyor diye öğretmenliği bırakmış, bir hastanede düşük maaşlı küçük bir iş bulmuştu kendine. Ne büyük bir fedakârlık bu... Minderlerimizin bu ilk öğretmen şampiyonunun, köy enstitülü ilk şampiyonun yazık ki değerini bilemedik ülkemizde. Ona daha iyi bir iş verilmedi. “Evlendim, dul anneme, aileme bakmak zorundayım, 360 lira ile geçinemiyorum!” diye istemeden yurtdışına gittiğini belirten bir de demeç verdi gazetelere.

Yazık ki istemeden gittiği Almanya’da trajik bitti yaşamı.

Ölümünden 50 yıl sonra NATO’nun ona yaptığı bir vefasızlığın öyküsü de paralel kurgu içinde girdi romana. Hâlâ vefasızlığımız devam ediyor bu büyük şampiyona karşı…

Bir zamanlar köy enstitüleri vardı” diye söze başladığımızda, Ahmet Bilek’in öyküsünü de anımsayarak konuşursak, artık tarih olan bu kurumları daha iyi anlamış, daha iyi anlatmış oluruz.

* * * * * * * * * * * * *

KAYNAK: aydınlık com.tr / Kemal Ateş - Aydınlık Gazetesi Yazarı

https://www.aydinlik.com.tr/haber/yeni-romanim-sessiz-sampiyon-239852-1

* * * * * * * * * * * * * *

27 Nisan 2021 Salı

Üretim Devrimi ve Köy Enstitüleri / Refik Saydam – Gazeteci Yazar


Üretim Devrimi ve Köy Enstitüleri / Refik Saydam – Gazeteci Yazar

Millî Eğitim Bakanlığımıza, eğitim kamuoyumuza, köy enstitülerinde uygulanan üretim içinde, bilimsel, demokratik, yaratıcı eğitim ilkelerinin tüm eğitim kademelerimizde, okullarımızda güncellenerek uygulanması önerimizi sunarız

17 Nisan günü, Türk ve dünya eğitim tarihinde izler bırakan köy enstitülerinin kuruluşunun 81. yıldönümünü yurt çapında kutladık. Yalnız 14 yıl açık kalmış ve kapatılmasının üzerinden 67 yıl geçmiş bir okul sisteminin, bugün özellikle genç kuşaklar tarafından artan bir ilgiyle anılması, incelenmesi sevindiricidir, umutlandırıcıdır.

Cumhuriyetimiz, üretimi canlandırarak bağımsız bir ekonomi kurma, aydınlanma, toplumsal kalkınma hedefleriyle millî eğitime özel bir önem verdi. Öğretim Birliği Yasası, Harf Devrimi, Millet Mektepleri, Halkevleri, Türk Dil ve Tarih Kurumlarının açılışı, Eğitmen Kursları, ve Köy Öğretmen Okulları bu hedeflerin önemli kilometre taşlarıydı.

Yaklaşık 40 bin köyümüzün 35 bininde okulun olmadığı 1940 yılı başında Cumhuriyetimizin çok önemli bir başka atılımı da Köy Enstitüleri oldu. Köy Enstitüleri, 17 Nisan 1940 tarihli ve 3803 sayılı yasa ile açıldı. Yasanın 6 maddesinde bu okullarda yetiştirilecek öğretmen şöyle tanımlanmıştı:

Köy enstitülerinden mezun öğretmenler, tayin edildikleri köylerin her türlü öğretim ve eğitim işlerini görürler. Ziraat işlerinin fennî bir şekilde yapılması için bizzat meydana getirecekleri örnek tarla, bağ ve bahçe, atelye gibi tesislerle köylülere rehberlik eder ve köylülerin bunlardan istifade etmelerini temin ederler.” (6. Madde)

PROGRAMLARDA KÜLTÜR, TARIM TEKNİK DERSLERİ YAN YANA

O yıllarda “Köy enstitüleri Marşı” olarak da dillerden düşmeyen; sözleri Behçet Kemal Çağlar’a Bestesi Ahmet Adnan Saygun’a ait olan “Ziraat Marşı” şu dizelerle başlıyordu:

Sürer, eker, biçeriz, güvenip ötesine

Milletin her kazancı, milletin kesesine,

Toplandık baş çiftçinin Atatürk’ün sesine,

Toprakla savaş için ziraat cephesine.”

Köy Enstitüsü programlarında beş yıllık süre boyunca toplam 230 haftaya ulaşan eğitim, öğretim, uygulamalarının yaklaşık yarısını kültür/meslek dersleri oluşturdu. Diğer yarısını da birbirine denk olarak ziraat ve teknik dersleri ile bu derslerin çalışmaları kapsadı. Bugünkü öğretmen yetiştirme sisteminde yer alan derslere ek olarak ziraî işletmeler ekonomisi, kooperatifçilik; tarla, bahçe, sanayi bitkileri ziraati; zootekni, kümes hayvanları bilgisi, arıcılık, ipek böcekçiliği, balıkçılık ve su ürünleri bilgisinden ziraat sanatlarına; demircilik, marangozluk, yapıcılık, köy el- ev sanatlarından ev idaresi ve çocuk bakımına kadar pek çok uygulamalı ders yer aldı(1).

Okullarda iş içinde, demokratik ve bilimsel bir eğitim uygulaması gerçekleştirildi. Kültür dersleri içinde sanat ve spor derslerine, millî oyunlara özel bir yer verildi. Derslerin yanında düzenli olarak yapılan serbest okuma saatleri, eleştiri/değerlendirme toplantıları öğretmen adayının bilinçli olarak yetişmesine katkılar sundu. Köy öğretmeni olarak yetişen çocuklar ve gençler köyde aydınlanmayı, üretimi, toplumsal kalkınmayı canlandıracak bilgi ve kazanımlarla donatıldı.

Köy enstitülerinin mimarı ve enstitü öğrencilerinin “Tonguç Baba”sı, İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un okul mezunlarına yazdığı bir mektupta yer alan şu uyarı ve öneriler, Cumhuriyet’in istediği öğretmen profilini ortaya koyuyordu:

Evinde, okulunda, işliğinde, ahırında, kümesinde, tarlanda, bahçende hep iş başında bulunacaksın. Günün, haftanın dinlenme zamanlarını bilecek, yalnız o saatlerde işe ara vereceksin. Tembellere, işsizlere yuva olan yerlerden kaçacaksın (...). Seni arayanlar, iş zamanında daima işinin başında bulacaklar(...). Gün gelecek senin elinle yoğrulanların hepsi tıpkı senin gibi taparcasına işe sarılacaklar. Görevi kutsal bilen bir toplum yaratmalısın.”(2).

Düziçi Köy Enstitüsü mezunlarından Öğretmen, Şair Ali Yüce, okuluna ve Tonguç Baba’sına duygularını şu dizelerle dile getirdi:

Yıl 1946

Düziçi Köy Enstitüsünde

Bu dünyaya ayak bastım ben

Ekmeğime ışık sürdü Tonguç

Eşitlik özgürlük sürdü beynime

Bin yıllık uykudan uyandım

Bir gramcık bilgi için

Tırmanmadık yokuş koymadım ben

Saç döktüm ömür tükettim

Öğrenmeye doymadım ben”(3).

AYDINLANMAYA VE ÜRETİMİN GELİŞİMİNE KATKI SUNDULAR

1940’tan 1948’e kadar Edirne’den Van’a, Kars’tan Aydın’a kadar yurdun her köşesinde toplam 21 Köy Enstitüsü açıldı. Köy Enstitülerinden 17 bin 341 öğretmen 3 bin sağlıkçı, ebe ve teknisyen; eğitmen kurslarından da 8 bin 675 eğitmen yetişti. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü de toplam 209 mezun verdi. Mezunlar arasından ülke ve dünya çapında ünlenen pek çok yazar, şair, bilim insanı, siyasetçi, toplum önderi çıktı.

Köy Enstitülü öğretmenler yetiştikleri okulda aldıkları eğitime uygun olarak ülkede bilisizliğin (cehaletin) ortadan kaldırılmasına, aydınlanmaya, modern tarımın, arıcılığın, balıkçılığın, üretimin, kooperatifçiliğin gelişimine katkı sağladılar. Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrası ülkeyi yönetenlerin giderek bağlandığı Atlantik sürecinde Köy Enstitüleri gözden düşürüldü. İsmail Hakkı Tonguç ve Bakan Hasan Ali Yücel görevlerinden alındı. Köy Enstitüleri ne yazık ki 1954 yılında çıkarılan 6234 sayılı kanunla (ilköğretmen okullarıyla birleştirilerek) kapatılmış oldu. Bu karar, Cumhuriyetimizin büyük eğitim atılımına darbe vurdu; gelişimi ve uyanışı kesintiye uğradı.

Bugün, kapatılmasının üzerinden yıllar geçtikten sonra konuyla ilgili araştırma yapan, öneri ve projeler geliştiren eğitimciler, aydınlar ve hatta yetkililer, Köy Enstitülerinin deneyimlerinden dersler çıkarılmasının önemine vurgu yapıyorlar. Bu kapsamda dikkate değer önerilerden biri de Birleşik Kamu İş Konfederasyonu içinde yer alan “Hepimizin Sendikası” Grubunun “Meslekî Eğitim Komisyonu”ndan geldi. Geçtiğimiz Mart Ayı içinde bu komisyon üyesi eğitimciler Zafer İncebacak, Volkan Mucuk, Alparslan Şakacı, Orçun Özmen, Turgay Kaçan, Gülsen Yeşilyurt, Mustafa Solak ve Harun Yıldız tarafından hazırlanan “Meslekî ve Teknik Eğitim Raporu”nda(4) Millî Eğitim Bakanlığı Meslekî Eğitim Merkezlerinin “bugünün köy enstitüleri olarak tasarlanması” önerildi. Raporda bu konuyla ilgili olarak “mesleğin özelliğine göre, teorik eğitimin iki, üç, dört dönem biçiminde dinamik ve değişken olarak gereksinmeye göre planlanması; İSG (iş sağlığı ve güvenliği) eğitimi yanında iş hukuku ve kooperatifçilik gibi derslerin mutlaka programlarda yer alması; her okulda köy enstitülerinin disiplini ve kültürü model alınarak sabah sporu yapılması; her öğrencinin mutlaka bir spor dalı ile ilgilenebilmesi; sanatsal beceri ve zevklerinin geliştirilmesi; Türk ve dünya klasiklerini okuyabilmesi” önerileri yer aldı. 39 sayfalık raporun bütününde, meslekî teknik eğitimin her alanıyla ilgili dikkat çecici önerilere yer verildi. Millî Eğitim Bakanlığımızın bu önerilere duyarsız kalmamasını bekliyoruz.

KÖY ENSTİTÜLERİNİN İLKELERİ TÜM OKULLARDA UYGULANSIN

Eğitimcilerimizin bu önemli raporuna küçük bir ekleme de bu satırların yazarından gelecek. 25.09.2018 tarihinde o günün Ortaöğretim Genel Müdürü Ercan Türk’ün önerisi, Bakan Yardımcısı Mustafa Safran’ın “uygun” görüşü ve Bakan Ziya Selçuk’un “olur”uyla Meslekî ve Teknik Eğitim Genel Müdürlüğüne devredilen Güzel Sanatlar liselerinin, Bakanlık örgütü içinde oluşturulacak “Güzel Sanatlar Eğitimi Genel Müdürlüğü”ne devredilmesinin gerekliliği ve zorunluluğu... Yirmi yılı aşkın süredir müzik eğitimcileri ve onların örgütü MÜZED tarafından dile getirilen bu öneri, bakanlar, genel müdürler, TTK başkanları, uzmanlar nezdinde ilgi uyandırmış; eski bakanlardan Metin Bostancıoğlu bu genel müdürlüğünü mutlaka açacağını söylemiştir. Ancak nedense 2018 yılında sessiz sedasız yukarıda belirtilen kapsam değişikliği yapılmıştır.

Tam bağımsızlık hedefinin ve üretim devriminin eşiğindeki ülkemiz Türkiye’de köy enstitülerinin her yıl yeniden gündem olması anlamlıdır, yerindedir. Millî Eğitim Bakanlığımıza, eğitim kamuoyumuza, köy enstitülerinde uygulanan üretim içinde, bilimsel, demokratik, yaratıcı eğitim ilkelerinin tüm eğitim kademelerimizde, okullarımızda güncellenerek uygulanması önerimizi sunarız.

Köy enstitülerine, Cumhuriyetimizin eğitim devrimine emek veren eğitimcilerimizi rahmetle, saygıyla anar, yaşayanlara sağlıklı uzun ömürler dileriz.

DİPNOTLAR:

(1) Köy Enstitüsü Programları, Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfi Yayınları, Ankara, 2004

(2) İsmail Hakkı Tonguç, Mektuplarla Köy Enstitüsü Yılları (Hz. Engin Tonguç), Çağdaş Yayınları, İstanbul 1976, s.118.

(3) Ali Yüce, Atatürk Aydınlığını Karanlıkçı Dişler Kesmez, Alev Yayınları, İstanbul 2004

(4)http://hepimizinsendikasi.com/wp-content/uploads/2021/03/MESLEKI-VE-TEKNIK-EGITIM-RAPORU.pdf

* * * * * * * * * * * * * * * * * *

KAYNAK: aydınlık.com.tr

https://www.aydinlik.com.tr/haber/uretim-devrimi-ve-koy-enstituleri-241472

https://www.aydinlik.com.tr/yazarlar/refik-saydam

* * * * * * * * * * * * *

KÖY ENSTİTÜLERİNE İLİŞKİN 

KURUMSAL ADRESLER 

* * * * * * * * * *

İSMAİL  HAKKI  TONGUÇ  BELGELİĞİ  VAKFI:

http://www.tongucvakfi.org.tr/

* * * * * * * * * * 

Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı(KAVEG):

http://www.koyenstitulerivakfi.org.tr/?SyfNmb=1&pt=Anasayfa

* * * * * * * * * *

Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği(YKKED):


* * * * * * * * * * 
Dokuz Eylül Üniversitesi
© DEU - Köy Enstitüleri ve İsmail Hakkı TONGUÇ Araştırma ve Uygulama Merkezi:


* * * * * * * * * *
Süleyman Demirel Üniversitesi

Köy Enstitüleri ve Eğitim Araştırma ve Uygulama Merkezi:



* * * * * * * * * *

24 Nisan 2021 Cumartesi

Köy Enstitüleri'nin dönüştürücü gücü: Milli Demokratik Devrim için atılım kurumları - Köy edebiyatı ve TÖS'ü kuranlar / Nural Güran





Nural Güran / Edebiyat Öğretmeni

Eğitmen kurslarına gerekli yer, yapı, araç gereç eğitmen adaylarınca üretildi. Edirne Karaağaç kursunun açıldığı yer toz, ayrıkotu yığını, pire ve kir içindeydi. Öğretmenler, köylü adaylar, eğitim şefleri tozdan görülmeyecek hale girerek, pireye sıvanarak, pislikleri küreyerek temizlenen yerleri badana ile ağartarak insanın yaşayabileceği duruma soktular.

Köy Enstitüleri'nin kuruluşunun 71. yılındayız. Köy Enstitüleri; işleyişi, sonuçları ve toplumsal etkileri ile bugüne kadar unutulamadı. Enstitülerin kapatılmasından yıllar sonra görev yaptığı enstitüyü ve köylüleri ziyarete giden Rauf İnan’a, enstitü öğrencisi Azmi’nin anası şöyle diyecekti:

- Eee, Müdür Bey! Siz buralardan gittiniz, bizleri unutmadınız. Gazetelere yazdınız, bizlere mektup gönderdiniz. Bak, buralara gelir gelmez de bizleri aradınız. O enstitünün duvarlarındaki taşlarda benim ellerimin derilerinden parçalar var. Oralar bizimdi. Bizler öyle bilirdik, öyleydi de. Hamidiye’nin yoluna, camisine, kahvesine elektrik vermiştiniz; onları kaldırdılar. Oralar bizden koptu, ayrıldı. Bizi kendilerinden saymaz oldular. Köye de aramıza da duvar çekildi. Bak, sizleri buraya getiren bu Müdür Bey oraya geleli üç yıl oldu, bir kez kapımızı çalmadı. Böyle mi olacaktı?”

Türkiye Cumhuriyeti Mondros ve Sevr'den, silahlı işgalden ağır bedeller ödenerek kazanılan Kurtuluş Savaşı ile kurulabildi. Mustafa Kemal, bütün bu yaşanan olumsuzluklardan çıkardığı dersle tam bağımsızlığı yürütülen mücadelenin ana gayesi olarak ilan etti.

Ülke askeri işgalden kurtarılmıştı ama madenler, demir yolları, limanlar, haberleşme ağı yabancıların elindeydi. Bir başka deyişle ekonomik işgal sürüyordu. Dahası eğitimde de misyoner okullarının ağı tüm yurdu sarmıştı. Bu okullardan Galatasaray Lisesi Müdürü M. De Salve: “Bu okulda yetişecek Müslüman öğrenciler, Fransız eğitim ve kültürü ile yoğrulmuş olarak yabancıların yerlerini tutacak ve Fransa’nın doğudaki çıkarlarını böylece korumuş olacaktır” diyerek amaçlarını açıkça ifade etmektedir. Yine Mustafa Kemal’in Lozan’da kapatmayı başaramadığı Robert Kolej için Amerikan Board Teşkilatı Dış İlişkiler Sekreteri James Barton, “Türkiye’deki bu modern eğitim kurumları bu ülkenin insanlarının hayat, düşünce, âdet ve alışkanlıklarını yeniden biçimlendirmede önemli bir güçtür. Modern düşünceli bu adamlar aracılığıyla fabrikalarımızın ürünleri ve Batı’nın makineleri, Doğu’nun bu bölümüne artan oranlarda girebiliyor, bunun karşılığında Türkiye’nin ürünleri (hammadde) bize ulaşabiliyor. Türkiye’deki Amerikan kolejlerini kurmak ve desteklemek için Amerika’dan gönderilen paranın, bu ülke ile artan siyaset sayesinde yüklü faizi ile birlikte geri döndüğünü söylemek doğru olacaktır” diyordu.

17 Şubat 1923’te Mustafa Kemal: “Siyasi ve askeri zaferler ne kadar büyük olurlarsa olsunlar iktisadi zaferlerle taçlandırılmazlarsa kazanılan zaferler sürekli olmaz. Az zamanda sönerler” diyerek bu kez de ekonomik ve mali bağımsızlığın önemine vurgu yapıyordu. Ona göre Osmanlı döneminde “devlet yabancı sermayenin jandarmalığından başka bir şey yapmamıştı.” Bu yabancı sermaye egemenliğinden çok daha ciddi bir sorun da “Osmanlı İmparatorluğu’nu yabancı devletlere verilen tavizlerle günü gününe yaşatmaya çalışan bir zihniyet içinde yetişmiş ve bu zihniyeti benimsemiş kimseler ile Türkiye’nin milli çıkarlarının gereği gibi korunamayacağı” gerçeği idi.

İşte genç Cumhuriyet bütün bu ahval ve şerait içinde yüzyılların ihmali ile çökmüş olan tarımsal üretimi canlandırmak, bunun için köylüyü ayağa kaldırmak zorundaydı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 3. Çalışma Yılı açış konuşmasında bu konuya değinen Mustafa Kemal, şunları söyleyecekti:

Türkiye’nin sahibi ve efendisi kimdir? Bunun cevabını derhal beraber verelim: Türkiye’nin hakiki sahibi ve efendisi hakiki üretici olan köylüdür. O halde herkesten daha çok refah, saadet ve servete müstehak ve layık olan köylüdür. Dolayısıyla Türkiye büyük Millet Meclisi hükümetinin iktisadi siyaseti bu asli gayeyi elde etmeye yöneliktir.” Sözlerinin devamında ise “Hakikaten yedi asırdan beri cihanın muhtelif taraflarına sevk ederek kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve yedi asırdan beri emeklerini ellerinden alıp israf eylediğimiz ve buna karşılık daima hakaret ve aşağılama ile mukabele ettiğimiz, bunca fedakârlık ve ihsanlarına karşı nankörlük, küstahlık, cabbarlıkla uşak menzilesine indirmek istediğimiz bu asli sahibin huzurunda bugün büyük bir hicap ve ihtiramla hakiki vaziyetimizi alalım” diyerek Kemalizmin köylüye bakışını tesbit ve ilan eder. Köylüyü milletin efendisi yapmanın ekonomik ayağı toprak reformudur, eğitim ayağı ise eğitmen kurslarından başlayıp yüksek köy enstitülerine kadar uzanacak olan bir büyük projedir. Mustafa Kemal’in bütün çabalarına rağmen toprak reformu gerçekleşemeyecek ama eğitim ayağı başlatılacaktır.

İLK ADIM: EĞİTMEN ÇALIŞMASI

Geldik bir sel halinde yurdun dört bucağından

Işıdıkça kafamız bu kültür ocağından

Alacağız köyleri gerinin kucağından

Ülküsü sonsuz olan biz köy eğitmenleri

İşaret Atatürk’ten köylüye tapacağız

Köyümüzü yarının cenneti yapacağız

Bir toplantı sırasında Atatürk, Bakan Saffet Arıkan’a bütün köylere öğretmen gönderme işinin ne kadar zaman alacağını sorar. Bakan “Elimizdeki olanaklarla bu işi yüz yılda başarabiliriz. Efendim elimizde para var ama köye eleman bulmakta çok zorluk çekiyorum. Bu nedenle çaresiz ve üzgünüm” karşılığını verir. Bunu üzerine Mustafa Kemal, Bakan'a: “Üzülme Saffet, elbet bunun da bir çaresi bulunur. Cumhuriyet sonrasında askere giden, orada yüzlerce askerin içinden yeteneğiyle sıyrılıp çıkan, okuma yazma öğrenen, onbaşı hatta çavuş olan gençlerden isteyenleri kurslardan geçirip onlardan yararlanabiliriz. Bunlara eğitmen adını veririz” diye çıkış yolunu gösterir.

Bakan Arıkan, Müsteşar, Talim Terbiye Kurulu Başkanı ve Genel Müdürlerden oluşan bir toplantıda öneriyi sunar. Düşüncenin Atatürk’e ait olduğu duyumu gönülsüz de olsa kabulü sağlar. Yalnız Talim Terbiye Kurulu Başkanı İhsan Sungu olumsuz tavrını korur.

İ. Hakkı Tonguç, bu tasarının başarı şansı üzerine bir fikir edinebilmek için yanına kitap, kâğıt, kalem, tebeşir gibi malzemeler alarak bir Anadolu gezisine çıkar. Kayseri yöresinde gördükleri onu öylesine ürpertir ki izlenimlerini not etmeden geçemez: “Köyleri birer mezarlık kadar ıssızlaştıran, soyabildiği kadar soyup yoksul düşüren saraydır. Zulmünü en ıssız köye kadar kanlı bir el gibi uzatan sarayın ülkeyi ne müthiş bir yıkıntıya çevirdiğini Anadolu köylerini görmedikçe, imparatorluk yönetiminin ne demek olduğu anlaşılmaz.” Tonguç’un kafasındaki tereddütleri ise Kurtuluş Savaşı gazisi olan bir çavuş giderecektir. Kendisinden “savaş” konusunu anlatması istenen çavuş, çocukları bir ağacın altına toplar, önüne bir masa koyar ve anlatmaya başlar:

- Bana bakın siz hiç savaş lafı duydunuz mu?

Ses çıkmayınca yeniden konuşmaya başlar:

- Savaş demek gavurlarla gırtlaklaştırmak demek. Hem de nasıl… Dişe diş, başa baş… Gelir girer herif senin topraklarına. Ananı bacını keser, çocukları süngüler. Ekileni ezip geçer, tüm insanları aç bırakır.

Mintanının sağ kolunu sıyırıp dirsekten aşağısı olmayan kolunu masaya küt küt vurarak bağırır:

- Bu yarım kolu görüyor musunuz? Bu, gavurla savaşırken oldu. Köyümüzü, tarlamızı, bağımızı korumak için tüfeğin, güllenin karşısına dikildiğimiz zaman koptu.

Sözünü bir ders ile bitirir:

Odumuz ocağımız bedava kalmadı bize. Ne kanlar döktük, ne canlar verdik. Aklınızı başınıza toplayın. Yurdun bekçiliğini iyi yapın.” Tonguç’un aklı bu işin olacağına yatmıştır. Artık sıra bu büyük savaşa girişmektedir; kendi deyişiyle kazma toprağa değdikten sonra arkası gelecektir.

Eğitmen kurslarına gerekli yer, yapı, araç gereç eğitmen adaylarınca üretildi. Edirne Karaağaç kursunun açıldığı yer toz, ayrıkotu yığını, pire ve kir içindeydi. Öğretmenler, köylü adaylar, eğitim şefleri tozdan görülmeyecek hale girerek, pireye sıvanarak, pis suları ve insan pisliklerini kürüyerek, pislikleri teskere içinde taşıyarak temizlenen yerleri badana ile ağartarak insanın yaşayabileceği duruma soktular. Bakanlık raporlarında böyle anlatılıyordu çalışmalar. Ve dahası vardı: Bir gün Tonguç, eğitmen kursu öğretmeni Süleyman Edip Balkır’ı yanına alıp bir yolculuğa çıktı. Kastamonu Gölköy’e varıldığında bir eğitmen kursunu da burada açacaklarını söyledi. Yapılacak işlerin bir listesini yazıp, “Hadi sana kolay gelsin!” dedi. Aradan aylar geçti. Ve bir gün Kastamonu’dan bir paket çıkageldi. İçinde nar gibi kızarmış dört tuğla vardı sadece. Tonguç’un gözleri dolar, “Balkır’ın başardığını anlamıştır. Bu tuğlalar, Kastamonulu tuğlacıların 1000 tuğlaya 10 lira istemeleri üzerine eğitmen adaylarınca üretilmiştir, üstelik 1000 tanesi yalnızca 1 lira 30 kuruşa mal olmuştur. Bu olay ülke sorunlarının piyasacı anlayışla mı kamucu anlayışla mı daha iyi çözülebileceğini göstermek açısından da ilginç bir örnektir.

Tonguç, Köyde Eğitim adlı yapıtında eğitmen işine değinirken şöyle diyecekti: “Eğitmen yetiştirme işinin büyüklüğünü, ne kadar ağır bir yük olduğunu tüm ince ayrıntılarına kadar hesaplıyorum. Yalnız para için işe sarılacak gibi görünenlerin davranışlarına hiç değer vermiyorum. Ama istediğimiz gibi insan toplu ve hazır şekilde bir tarafta yok. Aradığımız adamları yaşamda, kurslarda yoğurmak yoluyla elde edebileceğiz.Henüz hamur yoğurma dönemindeyiz.

Eğitmen kurslarında 7 aylık bir sürede görülen derslerin dökümü şöyledir:

Okuma-yazma: 210-285

Aritmetik geometri: 175-240

Yurt-yaşama bilgisi: 210-285

Eğitim bilgisi: 85-90

Atölye dersleri: 50-60

Eğitmenlere özel bir müzik dersi yapılmıyor gibi görünse de günlük yaşamın içinde aşağıdaki marş ve türküleri söyleyebilir ve söyletebilir duruma gelmektedirler:

1. İstiklal Marşı. 2. Ziraat Marşı. 3. Çocuk Marşı. 4. Çiftçi Marşı. 5. Dumlupınar Marşı. 6. Gençlik Marşı. 7. Haticem türküsü. 8. Ekin ektim. 9. Kevenk yolu. 10. Küçük oduncular 11. Ant Marşı 12. Yenice yolları.

Eğitmen kurslarına gerekli yer, yapı, araç gereç eğitmen adaylarınca üretildi. Edirne Karaağaç kursunun açıldığı yer toz, ayrıkotu yığını, pire ve kir içindeydi.

* * * * * * * * * * * * * * * *

Öğretmenler, köylü adaylar, eğitim şefleri tozdan görülmeyecek hale girerek, pireye sıvanarak, pislikleri küreyerek temizlenen yerleri badana ile ağartarak insanın yaşayabileceği duruma soktular.

KöyGenç Türkiye Cumhuriyeti saltanatı ve hilafeti kaldırarak Osmanlı feodalizminin yalnızca merkezi otoritesine son vermiş oluyordu. Mütegallibe denilen toprak ağaları; mülkiyet gücü, köylü üzerindeki her türlü egemenliği ve kimi bölgelerde 10 bin kişilik silahlı adamları ile Anadolu’da varlığını sürdürüyordu. Kurtuluş Savaşı koşulları bir kısmının Meclis'te de yer almasını sağlamıştı. Varlıkları ile tarımsal kalkınmanın, uluslaşmanın ve çağdaşlaşmanın önünde ciddi bir engel oluşturmaktaydılar. Nitekim 1925 ayaklanması bunun acı bir deneyimi oldu. Mustafa Kemal, 11 Mart 1925’te soruna değinirken: ”Genç’te başlayıp Elaziz ve Diyarbekir merkezleri sınırlarına kadar genişleyen hadise (ayaklanma) kanunen suçlu olan bazı nüfuzlu kimselerin (ağa ve şeyhler) din maskesi altında mahiyetini gizlemeye çalışan teşebbüslerin ürünüdür” diyordu.

1925 ayaklanması, ağaların ve şeyhlerin denetimi altındaki Doğu Anadolu köylüsüne ağır bedeller ödetti. Feodalizm denen bu düzenden kurtulma yolunu 1934’te İsmail Hüsrev (Tökin) Türk Köy İktisadiyatı adlı yapıtında açıkça ifade edecekti: “Bireyleri bireylere zorla bağımlı kılan bu toplumsal düzenin ortadan kaldırılması da ancak derebeyi topraklarının köylüye bedelsiz olarak dağıtılması, derebeylerin de varlıklarının (mülkiyetten gelen güçlerinin) tamamen yok edilmesi yoluyla olabilir.” Mustafa Kemal’in isteği üzerine 1936’da Şark Raporu’nu hazırlayan Celal Bayar da aynı öneriyi yineleyip ağaların göç ettirilmesini ister. Bayar’a göre: ”Bu hareket, devlet güç ve kuvvetini göstermekle beraber, halkın zorbalıktan fiilen kurtulmasına yardım etmektedir.”

Mustafa Kemal de birçok Meclis açış konuşmasında çiftçiye toprak sağlamak konusunu ele alır. Bunun “memleketin üretimini zenginleştirebilecek başlıca çarelerden” biri olduğuna dikkat çeker. 1 Kasım 1937'de Meclis'te yapabildiği son açış konuşmasında artık soruna değinmekle yetinmez, hükümetin önüne bir program koyar: “Milli ekonominin temeli tarımdır. Fakat bu yaşamsal önemdeki işi,isabetle amacına ulaştırabilmek için ilk önce ciddi incelemelere dayalı bir tarım politikası belirlemek lazımdır. Bir defa memlekette topraksız çiftçi bırakılmamalıdır. Bundan daha önemli olanı ise, bir çiftçi ailesini geçindirebilen toprağın hiçbir sebep ve suretle bölünemez bir mahiyet alması. Büyük çiftçi ve çiftlik sahiplerinin işletebilecekleri arazi genişliği, arazinin bulunduğu memleket bölgelerinin nüfus yoğunluğuna ve toprak verim derecesine göre sınırlamak gerekir.”

İlginçtir ki demokratik devrimin eğitim ayağı, daha Mustafa Necati zamanında bir biçimde başlamışsa da Köylüyü Topraklandırma Yasası 1945’e kadar Meclise getirilmemiş ya da getirilememiştir. Yasanın sonu da ayrı bir sorundur. İşte bu durum, köylünün de köy enstitülerinin kaderinde de çok etkili olmuştur.

Köylüyü milletin efendisi, toplumu ulus ve devleti de bağımsız yapmanın eğitim ayağı Köy Enstitüleri diye anılsa da aslında bir paket programdır. Bu programın ve tüm eğitimin ideolojik çerçevesi önce ilköğretim programına (1936) sonra da Anayasa’ya (1937) konacaktır Mustafa Kemal tarafından. Devletçi bir ekonominin sağladığı olanaklarla halk güçlendirilecek, bilinçler laiklikle bilimin, aydınlanmanın ışığına kavuşturulacak; antiemperyalist bir milliyetçilikle ulusun birliği korunacak ve toplum, devrimcilikle yeniliklere sürekli açık tutularak “muasır medeniyetler seviyesine” erişecektir. Mustafa Kemal’in bu doğrularının en ciddi biçimde benimsendiği kurumlardan biri de Köy Enstitüleri olmuştur. Enstitü çıkışlı öğretmenlerin önderliğinde kurulan Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) bu açıdan dikkatle incelenmelidir.

Cumhuriyet’in eğitimdeki bu büyük atılımında emeği geçmiş üç bakanı anmak gerekir: Mustafa Necati, Saffet Arıkan ve Hasan Âli Yücel. Burada Köy Enstitülerine girmeden belirtilmesi gereken ise bu büyük devrim atılımını Tonguç’u dikkate almadan anlayamayacağımızdır. Eğitmen Kursları'ndan başlayarak işin içinde olan bu nedenle de adı bu kurumlarla özdeşleşen Tonguç'tur. Yıkım evresinde de en çok Tonguç’la uğraşılması, bu kanımızı doğrulamaktadır.

Köy enstitülerinin açılmasının sağlayan 3803 sayılı yasa 17 Nisan 1940’ta 429 milletvekilinden 278’inin oyu ile kabul edildi. Daha önce iki kez açılmış olan dört köy öğretmen okulu,

YABANCILAR HAYRAN KALDI

Eğitmen kurslarında kazanılan her türlü deneyim, Köy Enstitüleri'ne ciddi bir destek sağlamıştır. Köy enstitülerinde klasik bir müfredat programı yoktu; onun yerine yapı tarım işleri, spor türleri, araç gereç kullanma, müzik aleti çalma, ulusal oyunlar, yakın çevre gezileri ve inceleme çalışmaları, özgür kitap okuma ve kitaplık oluşturma, müze kurma, eğlence ve müsamere düzenleme başlıkları ile saptanmış çalışmalar vardı.

Genel Müdür İ. Hakkı Tonguç tarafından 1.7.1940 tarihli genelge ile öğretmenlere çalışmaların amacı şöyle bildirildi: Öğrenciler zorluktan yılmayacak; korkak, kararsız, ikircikli olmayacak; planlı ve hızlı çalışmayı başaracak; Anayasa’daki altı ilkeyi engel tanımadan yaşama uygulayabilen insanlar olarak yetiştirileceklerdi.

Köy Enstitüleri'nde her yeni açılan okul için daha önce açılanlarda yetişmiş çocuklar öğretmenleri ile birlikte takımlar halinde gelir, binaları kurarlardı. Okuyacağı okulu, yurdun başka yörelerinden gelen arkadaşları ile kuran köy çocukları, böylece bölgesel, etnik ve dinsel kimliklerini aşarak “Türk ulusunun” yurttaş bireyleri olma bilincini kazanırlardı. Hafta sonlarındaki tartışma değerlendirme toplantıları çok önemliydi; yürütülen çalışmalara buralarda üretilen doğrular yön verirdi.

Enstitülü çocukların yalnız üretim ve günlük işlerle uğraşmadığı bir gerçektir: 1943’te Arifiye’ye gelen İstanbul Üniversitesi’nin yerli ve yabancı profesörlerine bir konser verilir. Prof. Z. F. Fındıkoğlu, konserden sonra okul müdürü S. Edip Balkır’a şunları aktarır: “O konserde yanımda oturan Alman ve İsviçreli profesörler, konser bitince bu çocukların gerçekten köylü çocuğu olup olmadıklarını sordular. Hayran kaldıklarını ve şaştıklarını söylediler. Onlara göre Beethoven, Berlin’de de ancak bu kadar duyarak çalınabilirdi.”

2. Dünya Savaşı yıllarında enstitülü çocuklar, uluslarına yük olmadan ürettiklerini elektirikten bağ çubuklarına kadar çevrelerindeki köylerle paylaştılar. Tonguç, çocuklara olan güvenini: “Yüzyılların yokluklarına, sıkıntılarına dayanarak yaşamlarını sürdürebilenlerin çocukları bunlar” diyerek dile getirdi.

1942’de hâla 30 bin köy okulsuzdu. Enstitüler, mezun edecekleri öğretmen adaylarının gidecekleri köylere onlar gitmeden okul yapma yolunu tutmuştu. Öğrenci ve köylü emeği, maliyeti en az %50 düşürüyordu ama yine de yetişilemiyordu. İnönü, Tonguç’tan enstitülerin sayısını 60’a çıkarmasını istiyordu ısrarla. İnönü, “Bu işleri savaştan sonra yaptırmayacaklardır; şimdi yapmadığınıza pişman olacaksınız” diye uyarıyordu. İşte bu nedenle Hasan Âli ve Tonguç, 1942’de “Köy Okullarını ve Enstitülerini Teşkilatlandırma Kanunu” tasarısını Meclis’e sevk ettiler. 4274 sayılı bu yasa görüşülürken kıyamet koptu. Hatta bir milletvekili koridorlarda Tonguç’a: “Yahu Hakkı Bey, senin hiç işin yok mu; bu kadar hergeleyi okutursanız bize kim hizmet edecek” dedi. Yasa büyük direnmelerle ve ancak 252 oyla kabul edildi. Parti tekti; ama saflar ayrılıyordu. Enstitüler, bundan sonra da bir turnusol kâğıdı görevini görecekti. Oy vermeyenlerin başında Adnan Menderes, Refik Koraltan, Celal Bayar, Behçet Uz, Fuat Köprülü ve Kazım Karabekir vardı. Emin Sazak, Cavit Oral ve Kasım Gülek de yasayı engellemek için ellerinden geleni yaptıktan sonra oy veriyorlardı.

1943’te Yüksek Köy Enstitüsü kurularak eğitimdeki devrimin son adımı atılabildi. Amaç Köy Enstitüleri'ne gerekli öğretmeni yetiştirmekti. Böylece Köy Enstitüleri'nden beslenen ve köy enstitülerini besleyen bir sistem oluşuyordu.

15 Şubat 1943’te toplanan 2. Eğitim Şurası, Köy Enstitüleri'nin “iş ve üretim içinde eğitim” anlayışının ağır saldırılara uğradığı bir zemin oldu. Özellikle profesörler, şuranın öğretmen delegelerini aşağılayarak hırpaladılar. İşi, “Yani liselerde belediye temizlik amelesi mi yetiştirelim” suçlamasına kadar vardırdılar. Oysa o yıllarda Yüksek Köy Enstitüsü'nü ülke çapında köy incelemeleri yapan bir merkez durumuna getirme çalışmaları başlamıştı. Bu okulun enstitülerle bağı dikkatle korunarak amacından uzaklaşmamasına özen gösteriliyordu. Yine 1943’te köylerdeki sağlık sorunlarının baskısı ile enstitülere sağlık kolu açılıyordu. Cumhuriyet'in bu devrimci kurumları ülke gereksinmeleri ile biçimleniyor, giderek olgunlaşıyordu.

YIKIMA DOĞRU

İnönü’nün enstitü gezilerinden birine katılan Milletvekili Reşat Şemsettin Sirer, gördüklerinden sonra Tonguç’a dönüp: “Bindiğim atın benden akıllı olmasını istemem ben. Biz yöneticilerin kapısına kazma kürekle dayanmasını mı istiyorsun bu köylülerin” dedi. Konuşmayı öğrenen İnönü: “Nerede o günler, nerede!” diyecekti ama Sirer bakan olup da enstitüleri budarken de tepkileri görülemeyecekti. Alman Büyükelçisi Von Papen’in el altından yönlendirdiği ve Mustafa Kemal’inkine hiç benzemeyen etnik bir milliyetçilik enstitülerin yıkımında etkili olmak üzere güç topluyordu

Yine 1943’te Çifteler’de solcu öğrenci avı başlatıldı. İçinde Talip Apaydın’ın da bulunduğu 11 öğrenci ihbar edilmişti. Daha sonra okul müdürü Rauf İnan da polisçe izlemeye alınacaktı. Bu olay enstitüler için sonun başlangıcı gibiydi ve kaynağında hem iç hem de dış güçler vardı. 1945’te Cumhurbaşkanı İnönü hâlâ enstitüleri savunuyor ve: “İlköğretimi olmayan ülkelerde ortaçağ yönetimi tüm şekillerde sürer. Bilmeyen, siyasi ve ekonomik güç sahiplerinin elinde ortaçağda olduğu gibi köle hayatı sürer. İlköğretim davası; insan olmak, ulus olmak davasıdır” diyordu. Diyordu ama aynı yıl ABD ile ilk ikili anlaşma imzalanıyor; hatta iş 1949’da Türk-Amerikan İkili Eğitim Anlaşması’na kadar varıyordu. Daha 1944’te Bakan Yücel’e, ”Yücel, bu çocuklar köylerde işe başlayınca bizi tutacaklar mı” diye soruyor, yetinmeyip Tonguç’la da baş başa bir gece boyu konuşuyordu. İşte 1946, bu gelişmelerin ardından DP’nin kurulması, Yücel’in istifa ettirilerek yerine Sirer’in bakan olmasını getiriyordu. İnönü artık toprak ağalarından “gücendirilmiş nüfuzlu yurttaşlar” diye söz ediyordu. Sirer bundan sonrasını çok hızlı getirecekti: 4.9.1947’de işe enstitülülerin elindeki topraklar alınarak başlandı. Aynı yıl program ve enstitüye öğrenci alma kuralları değiştirildi. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kapatıldı. Hızını alamayan Sirer, Savunma Bakanlığını baskılayarak bu okulun mezunlarını “çavuş çıkarttı.” 1946 seçimleri CHP’yi sanki DP’nin yapacağını söylediklerini ondan önce ve ondan çok yapma çizgisine getirmişti. 1948’de Sirer’in yerine gelen Tahsin Banguoğlu ise 1,500 eğitmeni işten attı, din derslerinin önünü açtı. 1949 Tonguç’la hesaplaşmanın başlayabildiği yıl oldu. 1954, enstitülerin yasal sonunu getiren noktayı koydu sedece.

KÖY ENSTİTÜLERİ SONRASI

Köy enstitüleri, ulusun yaşamındaki kısa süreli varlıklarına rağmen iki önemli meyve verdi:

1-) Ocak 1950’de Mahmut Makal’ın “Bizim Köy”ü ile başlayan ve Anadolu gerçeğini içinden, eksiksiz ve doğru anlatan köy edebiyatı.

2-) Öğretmen örgütçülüğü.

Köy enstitülü öğretmenler kazandıkları toplum sorumlulukları, çalışkanlıkları, dirençli ve önder kimlikleri ile meslektaşlarını örgütlü mücadeleye çektiler. O güne değin daha çok Bakanlık katkıları ile ayakta duran Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu (TÖDMF)'nu canlandırdılar. Atatürkçülüğü tabana yayıp eğitim için Amerikalı uzman isteyen yönetimi engellediler. 1963 Büyük Öğretmen Yürüyüşü’nden sonra 1965’te Türkiye Öğretmenler Sendikası’nı (TÖS) kurdular. Enstitü çıkışlı öğretmenler kaybedilenlere ağıt düzmek yerine, meslek ve ülke sorunları ile ilgilenme yolunu seçtiler. 4-8 Eylül 1968’de ülkenin ulusalcı, yurtsever aydınlarını bir araya getirip Devrimci Eğitim Şurası (DEŞ)'nı topladılar.

15 Aralık 19682de 4 günlük bir grevi başarı ile gerçekleştiren TÖS’ün yaşamı 12 Mart darbesi ile sonlandı. Başından sonuna değin TÖS’ün başkanı olan Fakir Baykurt ve yönetim kurulu üyeleri köy enstitülü idi. Atatürk’ün tam bağımsızlık anlayışını ödünsüz savunan Fakir Baykurt’un yargılanırken kendisine bu görüş ve duruşu kazandıran köy enstitülerinden de suçlanması ilginçti. O da Tonguç gibi dik duracak, af ile dışarıya çıkmayı reddederek beraatını bekleyecekti.

KAYNAKÇA:

Atatürk’ün Bütün Eserleri.

Çetin Yetkin, Karşıdevrim

Celal Bayar, Şark Raporu

Hakkı Tonguç, Canlandırılacak Köy

Engin Tonguç, Hakkı Tonguç

Rauf İnan, Köy Enstitüleri ve Sonrası

Mustafa Ekmekçi, Cumhuriyet Gazetesi, 18.4.1984

Talip Apaydın, Enstitü Yılları

TÖS, Devrimci Eğitim Şurası

* * * * * * * * * * * * * * * * * 

KAYNAKLAR: aydınlık.com.tr – özgürlük meydanı

https://www.aydinlik.com.tr/haber/koy-enstituleri-nin-donusturucu-gucu-milli-demokratik-devrim-icin-atilim-kurumlari-241759

https://www.aydinlik.com.tr/koy-enstituleri-nin-donusturucu-gucu-2-koy-edebiyati-ve-tos-u-kuranlar-241897#1