İMECE
/ Sabahattin Eyüboğlu
İmece
bütün ocak yıkanlara, umut kıranlara, çamur atanlara, bindikleri
dalı baltalayanlara, küf ve kül birikintilerine,
vurdumduymazlıklara inat sönmemiş bir çoşkunluğun, küsmemiş
bir sevginin iyimser bir belirtisi, ağaç kesmekten çok ağaç
dikmesini sevenlere dostça bir seslenişi olarak çıkıyor.
Köy
Enstitüleri eğitim ve öğretim ilkelerini bir yandan işe, bir
yandan da memleket gerçeklerine, bu arada Anadolu'da Hititler'den
beri yaşaya gelmiş verimli bir geleneğe, imeceye dayıyordu. O
kadar ki, şimdi düşünüyoruz da, Köy Enstitülerine eğitim
imeceleri denseymiş, belki bu kurumların özelliği halka daha iyi
anlatılırmış diyoruz. İnsanların, hele yoksulların dağılmaya
bereketli topraklarda bile kısırlaşmaya mahkum iş güçlerini
birleştirmek, teklerin uzun zamanda, kaygılar, kuşkular içinde,
asık yüz ve aç gözle yapacağını, çokluğun birbirini
hızlandırıp çoşturan yüzlerce kolu, kafasıyla en kısa
zamanda, güvenle türkü söyler gibi yapmak, Köy Enstitülerinin
gerçekleştirmek istediği, yer yer, zaman zaman gerçekleştirdiği
buydu; bozkırların kaderini değiştirebilecek duruma bununla
geldiler; kuruluş yıllarının o görülmedik hızı, dirilten,
yeşerten soluğu, dağ delen Ferhatlığı, yaşama ve çalışma
sevinci bundan geliyordu.
Nice
kültür kurumlarımızın, bilim ve sanat çalışmalarımızın,
devrimci çalışmalarımızın çoğu kez bocalamaları, özenti
olmakla kalmaları, topraklarımızda bilinçsiz de olsa yaşayan,
kendi yağıyla kavrulan toplumsal değerlere bağlanmamalarından,
getirdikleri yenilikle gelişmeye elverişli eski köklere aşılanmış
olmamalarından ötürüdür. Eskiden Arap'a, Fars'a, bugün Batı'ya
çevrik aydınlığımız Anadolu'nun imece ve benzeri köklü
geleneklerinden yararlanmamış, bu yüzden de Anadolu bir yanda
kalmış, en büyük, en temelli gerçeğimiz, en gür insan
kaynağımız olan köy dünyasıyla aramız açıldıkça açılmış.
Cumhuriyetin getirdiği aydınlıkla yeni yeni anlamaya başlıyoruz
ki, dilimiz, düşüncemiz, bilim ve sanatımız Türk köylüsünü
yani milletimizin çoğunluğunu hesaba katmadıkça, ilerlemeye onun
geriliğinden başlamadıkça, en rahat köşklerde, en ışıklı
bahçelerde bile gelişemez, en güzel çiçekleri de açsalar olgun
dolgun meyveler veremez, kendi kendilerine gelin güvey olmakla
kalırlar.
Kimi
aydınlarımıza göre bunlar laftır: aydınlık baştan gelir; baş
olan insanlarsa ister istemez bir azınlıktır; bu azınlığın
yükselmesini, pırıl pırıl olmasını sağlamalı; büyük
bilginlerimiz, sanat teknik adamlarımız olunca, onların ışığıyla
halk da aydınlanıp, kalkınır, yükselir. Bu aydınlara göre
örneğin dil sorunumuz, bu gittikçe büyüyen kördüğüm şöyle
çözümlenir; Batıdakilere benzer bir dil bilginimiz, bir üstün
yazarımız, Shakespeare'e, Goethe'ye, Puşkin'e, Hugo'ya benzer bir
ya da bir kaç şairimiz çıkar; halk da onların diline kendi
dilini uydurur. Aynı görüş Türkiye'de sporun dünya
şampiyonlarıyla, kadınlığın güzellik kraliçeleriyle,
meyveciliğin üçer kiloluk bir kaç şeftaliyle, hayvan bakımının
yel gibi uçan bir kaç Arap atıyla yükseleceği umuduna götürür.
İmece'yi
çıkaranlarsa, Köy Enstitülerini kuranlar gibi, aydınlığın
alaca karanlıklarından, seçkinliğin az çok uyanmış
çoğunluktan, en yüksek çamın en sık, en geniş ormanda
yetişeceğine, milletçe gidilmeyen bir yolda teklerin yaya
kalacağına inanıyorlar. Onlara göre bir milletin eğitimi ne
yukardan aşağı, ne aşağıdan yukarı değil, toptan ve milletin
genel şartlarına göre düşünülmelidir. Aydınlar mı halka
inecek, halk mı aydınlara yükselecek gibi kısır tartışmaları
bırakıp köyü kentten, başı bedenden, ilkokulu üniversiteden
ayırmayan bütün bir görüşle yüzyıllardır birikmiş
karanlıkları hep birlikte, imece'yle dağıtmanın yollarını
aramalı, bulunmuş yollara dökülmeliyiz. Türkiye, cumhuriyetin
kurulduğu günden beri kansız bir devrim içindedir. Bu devrimin
amacı mutlu bir azınlık yaratmak değil, yüzyıllarca hakkı
yenmiş, karanlıklarda kalmış Türk çoğunluğun çağdaş bir
toplum bilincine ererek toptan uyanması, kalkınmasıdır. Bu amaca
yaklaştığımız ölçüde, Türk halkının egemenliği de bir
dilek olmaktan çıkacaktır. İster istemez bir azınlık olacak
aydın yöneticiler, yaratıcı bilim ve sanat adamları uyanan
çoğunluğun içinden daha köklü, daha bereketli bir bilinçle
yetişecektir.
İmece'nin
ikinci ilkesi ve inancı, çağımızda mutluluğa ancak iş
ahlakıyla erişilebileceğidir. Kimi aydınlara göre ahlak, bir
takım kuralların insanlara zorla, öğütlerle, telkinlerle, güzel
ya da korkunç örneklere aşılanarak, ya da insanın kendi kendini
yenmesi dinine, büyüklerine, devletinin kanunlarına boyun
eğmesiyle varılan kutsal bir değerdir. Bu değer insana soyundan
sopundan da gelebilir. Bu görüş eğitime uygulanınca, eğitenin
yapacağı iş öğüt, ceza ve mükafat vermekten öteye geçmez. Bu
yoldan kimseyi adam edemediğini görünce de hep kendi dışında,
kanda, çevrede, zamanda, kitaplarda, sporda, sinemada şurada burada
türlü etkenler arar bulur. Oysa ahlak hiç bir kurala sığmayacak
ve hiç bir etkene bağlanamayacak kadar karmaşık, değişken,
bağlantılı ve insanlar arası bir değerdir. Hele bizim gibi
kökten yenileşme, eskisinden çok başka bir dünyaya ayak uydurma
durumunda olan bir toplumda, taban tabana karşıt dünya
görüşlerinin yan yana, iç içe yaşadıkları, akla karanın,
koyunla kurdun zor ayırt edildiği çevrelerdehangi kurallar, hangi
ölçülerle ve hangi sözcülerle nasıl benimsetebilirsiniz? Ancak
yaşayışın değişmesinden bekleyebilirsiniz ahlakın da
değişmesini. Yalnız kadın erkek bir arada çalışanlar,
çarşafsız, peçesiz gezmenin bir ahlaksızlık olmadığını akıl
erdirebilirler. Ahlak, aynı zorlukları ve sevinçleri
bölüşeninsanlar arasında kendileğinden doğan, dayanışmayı
kolaylaştıran çarkların, dişlilerin birbirini yıpratmasını,
kırmasını önleyen bir düzen olarak düşünülüyor artık
çağımızda. Böyle olunca da ahlaklı insanlar yetiştirmenin en
kestirme yolu, onları bir iş ortaklığında birleştirmektir. İş
ortaklığı kimsenin kimseyi sömürmesine imkan vermemekle bütün
ahlaksızlıkların başı olan haksızlığı önler. Bundan başka
iş kendileğinden insanı dünyaya, insanlara bağlayan bir değeri
ortaya çıkaran er meydanıdır. İşini iyi gören insan ister
istemez doğruluktan yanadır. İşten kaçan, işini hor gören,
kötü yapan kişilerse her zaman ister istemez bütün
ahlaksızlıklara çevriktir.
İş
eğitimine inancımız, bu eğitimin yakından gördüğümüz somut
ve devce başarılarından başka, okullarda olağan sayılan türlü
ahlaksızlıkların Köy Enstitülerinde eğitimcileri şaşırtacak
kadar azalmasını görmektende geliyor. On binler arasında
görüldüğü ileri sürülmüş ve çoğunun yalan olduğu ortaya
konmuş olan sapıklıklar doğru da olsa her topluluğun, hele bunca
yoksulluklar içinden gelmiş bir topluluğun vereceği firenin
altındadır. Kaldı ki Köy Enstitülü gençlerde ahlaksızlık
diye gösterilen özellikler arasında sağlam bir ahlakın temeli
sayılabilecek olanları vardır. Büyük bir devlet adamı bir Köy
Enstitüsünü gezerken bir işlikte taş yontan on beş yaşlarında
bir öğrenciye, söze dayanan eski bir eğitim alışkanlığıyla:
Oğlum ne yapıyorsun bakalım? Diye sormuş. Öğrenci yüzüne
bakmış ve sadece işine devam etmiş. Bırak taş yontmayı oğlum,
demiş devlet adamı: sana ne yaptığını soruyorum, onu söyle.
Öğrenci işini bırakmadan: Görüyorsunuz ya, taş yontuyorum,
demiş. Ne büyük bir saygısızlık diye anlatmışlardı bunu
bana. Oysa bunda biraz kabaca da olsayeni bir saygının, iş
saygısının belirtisi görülmeliydi. İş başında ve açık
havada öğretimi kötüleyenlerbilim gibi ahlakı da hayatın
öetlerinde bir yerde düşünenlere bilerek bilmeyerek katılmış
oluyorlar. Yalnız karatahta ve kitap okuluyla Anadolu içlerine imam
bile yetiştirilemeyeceğini söyleyen bizleri de ya bilim ya da
ahlak adına kötülüyorlar. Üstelik bunu sözde bir yurtseverlik
adına da yapıyorlar; işe dökülmeyen kuru sevgileryüzünden bu
memleketin çektikleri, kurum kurum kurudukları yetmiyormuş gibi.
Bozkırda
yüzbinlerce ağaç dikmiş ve nice sözde bilginlere inat tutturmuş
bir Palamar öğretmenimiz vardı bizim. Daha çokları vardı onun
gibi; örnek diye veriyorum. Niçin yıllardır ağaç dikmez oldu
Palamar öğretmen? Niçin adı sanı bilinmez oldu? O yurdunu lafla
değil işle seviyordu da ondan. Bozkırı yeşerten Palamar
öğretmeni işinden uzaklaştıran mutsuz, karanlık ve kısır
düşünceler arasında işten dolayısiyle hayattan uzaklaşmış
eski okul anlayışının payı büyüktür. Bu anlayışı
değiştirmenin ne kadar zor olduğunu, neleri de değiştirmeye
bağlı olduğunu bilmiyor değiliz. İmece'nin yapılabileceği,
insaflı aydınları bu konuda düşünmeye ve iş okulunu bir dergi
imkanları içinde geliştirmeye çağırmaktır. Daha somut olarak
bu çağrımızı şöyle anlatabiliriz:
Herkes
bulunduğu iş alanındaki memleket gerçeklerini aklın ve bilimin
ışığıyla, gündelik politikadan, kişisel kaygılardan elinden
geldiği kadar sıyrılıp inceleyerek ulaştırsın.
Herkes
bulunduğu iş alanında denediği eğitim ve öğretim yeniliğini
nedenleri, koşulları ve sonuçlarıyla birlikteyol arkadaşlarına
bildirmeyi İmece'den istesin.
Herkes
bulunduğu çevrede imece'nin daha sınırlı bir örneğini bir
yaprakla da olsa gerçeklştirsin.
1961
- Sabahattin Eyüboğlu
*
* * * * * * * * * * * * * * * *
Kaynak:
Sabahattin Eyupoğlu / Köy Enstitüleri Üzerine – Cumhuriyet
Gazetesi Kültür Kitapları, Nisan – 1999