26 Haziran 2022 Pazar

BUGÜN BİZ BÜYÜK BİR DEVRİMCİYİ ANDIK / Erdal Atıcı

 


BUGÜN BİZ BÜYÜK BİR DEVRİMCİYİ ANDIK / Erdal Atıcı

Anadolu pel perişan...

Savaşlarda yerle bir olmuş...

Atların ayakları altında kalmış, çaresiz...

Alıp götürmüşler oğulları cephelere...

Analar yürekleri ellerinde koşmuşlar acıyla. Dört bir yana savrulmuş, kemikleri...

Sonra Balkan savaşları,

Sonra Birinci Cihan Harbi...

Bir kez daha toplamışlar Mehmetleri. Bu kez Yemen, Hicaz, Sarıkamış, Çanakkale, Romanya, Galiçya...

Giden gelmiyor...

Analar yine dağlarda arıyor evlatlarını.

Teslim olmuş ovalar, ağaçlar ellerini kaldırmışlar...

Cepheden dönüyor boynu bükük bu kez. Başları eğik mehmetçiğin... Gelenler arasında yarasız yok denecek kadar az...

Anadolu okuma yazma bilmiyor, üretim durmuş. Bebekler susuyor, suskunlar mezarlığına götürüyorlar hergün...

İşte o günlerde, herkesin başını iki elinin arasına koyup kara kara düşündüğü zamanda Mustafa Kemal Paşa çıkmış ortaya. Son bir kez çağırmış halkı cepheye... Kendi kelle koltukta savaşırken Sakaryada, Dumlupınar'da... Öğretmenlere hazırol emrini vermiş..

Bu halkı cehaletten kurtarın borusu çaldırtmış kurmaylarına...

Ayağı çarıklı kuvayı milliyeciler koşmuş en önde; Mustafa Necati, Vasıf Çınar, Dr..Reşit Galip, Saffet Arıkan, Hasan Âli Yücel...

Ve Tonguç koşmuş dağ köylerine...

İlla karar vermişler dağ başlarında kendi kendine açıp solup giden gül bırakmayacaklar...

İşte en önde giderlerdendir İsmail Hakkı Tonguç...

En adanmışı...

En vatanser...Gece gündüz dur durak bilmeden...

Tonguç babası köy çocuklarının...

1946 sonrası bu kadar güzelliği yaratan adama etmediklerini bırakmamışlar... Açığa almışlar, maaşını kesmişler...

O, birgün bile yılmadı...

Karamsarlığa düşmedi...

Umutsuzluğa kapılmadı...

Kitaplar yazdı....

Makaleler yayınlattı..

Devrimcilik laf ebeliği değil, iş yapmaktı...

23 Haziran 1960'da bu hayata gözlerini yumdu...

Biz öğretmenler onu unutmadık...

Unutmayacağız da...

Bugün; başta Yıldırım Kaya, Suat Özcan, Doç Dr. Ahmet Yıldız olmak üzere, büyük emekle hazırlanan etkinlikte: Çözüm köy enstitüleri dedik... Çözüm Tonguç'un yolu dedik...

Biz bugün bir devrimciyi andık...

Işıklar içinde huzurla uyusun...

Erdal Atıcı

23 Haziran 2022

KAYNAK: “KÖY ENSTİTÜLÜLERİN ÇOCUKLARI” FACEBOOK GURUBU

23 Haziran 2022 Perşembe

ONLAR KÖY ENSTİTÜLERİNE DÜŞMANDIRLAR ÇÜNKÜ / YAŞAR ALADAĞ


ONLAR KÖY ENSTİTÜLERİNE DÜŞMANDIRLAR ÇÜNKÜ / YAŞAR ALADAĞ

Malatya Akçadağ Köy Enstitüsü mezunu sayın Hasan Nedim ŞAHHÜSEYİNOĞLU anlatıyor:

Enstitüye gireli üç- dört ay olmuştu. Kümemiz (şube) nöbetçiydi. Sınıf arkadaşım Fikri Şen'le birlikte ikinci binanın nöbetçisiydik. Havalar soğuk ve dondurucu. Binanın tuvaletleri tıkanmıştı. Tüm çabalarımıza karşın açılmıyor, biriken pislik akmıyordu. Eğitimbaşı Remzi Pamir geldi, biraz izledi, sonra:

-Tuvalet deliğinde taş var elinizi sokun taşı çıkarın, dedi.

Fikri arkadaşımla işaretleştik, okuldan kaçmayı düşündük. Eğitimbaşı bunu sezinlemiş olacak ki, hemen ceketini çıkardı, kolunu sıvadı; tuvaletin deliğine birikmiş pisliğin içine elini daldırdı ve taşı çıkardı. Biriken pislik aktı. Bize:

-Gidin çamaşırhaneden bir kova sıcak su, sabun ve havlu getirin,dedi.

Sıcak suyu, havluyu, sabunu getirdik. Eline su döktük, sabunla yıkadı. Sonra elini ve kolunu burnumuza tutarak:

-Koku var mı?" diye sordu.

Arkasından

"Bu pislik suyla giden, iz bırakmayan pisliktir. Esas pislik iz bırakan pisliktir. Yani hırsızlık, ırza geçme, başkalarının emeğini gasbetme, adam öldürme gibi pislikler iz ve koku bırakan pisliklerdir. O tür pisliklerden sakınınız." dedi.

ŞİMDİ O ÇIKMAYAN LAĞIM KOKULARI İLE KOKANLARIN,KÖY ENSTİTÜLERİNİ SEVMESİ MÜMKÜN MÜ?

KAYNAK: Erdal ATICI,Anadolu'da Aydınlanma Ateşini Yakanlar, Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı Yayınları, Şubat 2010, s.113-115

19 Haziran 2022 Pazar

Fakir Baykurt’un Annesiyle Yaşadığı Çay Tadında İlginç Anısı / Hüsamettin Yılmaz


Fakir Baykurt’un Annesiyle Yaşadığı Çay Tadında İlginç Anısı / Hüsamettin Yılmaz

FAKİR BAYKURT: D: 15 Haziran 1929, Yeşilova / Burdur – Ö: 11 Ekim 1999, Essen / Almanya

Köy Enstitülü Yazar Fakir Baykurt’un Annesiyle Yaşadığı Çay Tadında İlginç Anısı


Bir yazar, bir öğretmen, bir düşünce adamı kolay yetişmiyor. Niye mi? Bu anı bile bunun cevabı niteliğinde. Bir öğretmen nasıl olmalıdır? sorusunun cevabını Fakir Baykurt’un annesi Elif Baykurt vermiş. Hepimize ders olması gereken bir anıyla hem

O günlerde şimdi her gün severek içtiğimiz çayın yeni yeni içildiği yıllarmış. Evlerinin önüne açılan kahvede insanların içtiği şeyi merak eden ise bir çocuk vardır…

Tahmin ettiğiniz üzere bu kişi Fakir Baykurt’tan başkası değil. Sonrasında kahveden gelen güzel kokulara dayanamayan Fakir Baykurt annesine “Çay isterim, ille de çay!” diye tutturmuş. Annesi ise bu isteği geri çeviremez

Fakir Baykurt’un elinden tutup kahveye götüren annesi kahveci Topal Hüseyin’i yanına çağırıp “Hüseyin bir bardak çay getir benim oğlana” der

Çay geldikten sonra ise o an ki heyecan ile çayın nasıl içileceğini bilemeyen Fakir Baykurt sıcak çaydan büyük bir yudum aldıktan sonra ağzı yanınca bardağı birden yere fırlatır

Çay bardağı toprağa düştüğü için kırılmasa da Fakir Baykurt annesinin ona tokat atacağını düşünür. Fakat öyle olmaz. Annesi Topal Hüseyin’i çağırıp bir çay daha getirmesini ister

Fakir Baykurt’a ikinci çay geldikten sonra bu kez çayı üfleyerek içer. Yıllarca annesine o gün niye kendisine tokat atmadığını sorsa da annesi bu soruyu hep cevapsız bırakır…

Fakir Baykurt’un annesi bu sorunun cevabını yıllar sonra oğlunun öğretmenlik yaptığı köy okulunda verir. Annesi Elif Baykurt’un dersine girdiği o günü ise şu sözlerle anlatır:

“Sınıfta estim, gürledim!.” Ders bitince dışarıda anneme sordum “Anacığım beğendin mi öğretmenliğimi?” Annem ise “Eh, işte fena değil” dedi. “Müfettişler geliyor; iyi veriyor, pekiyi veriyor. Sen de fena değil diyorsun, nasıl olur böyle?” diye sordum

Fakir Baykurt’un annesi ise herkese ders olması gereken şu sözleri söyler:

“Yıllarca sordun, durdun. Şimdi söylüyorum, aç kulağını dinle! Ben sana çay döktüğün gün kızsaydım, içindeki aslan küserdi. Dövseydim, o aslan ölürdü! Böyle öğretmen falan olamazdın. İşte, sen de benim yaptığımı yap ve sakin ol. Dayak atıp bu çocukların içlerindeki aslanı sakın öldürme!”

….NOT

Bundan TAM 80 yıl önce bir türk kadını çocuğu İle kahvede çay içe biliyordu peki ya şimdi

Üstat Baykurt ve Elif Anayı sevgi saygı gurur ile yadeyliyoruz.

* * * * * * * * * * *

KAYNAK:Hüsamettin Yılmaz - “KÖY ENSTİTÜLÜLERİN ÇOCUKLARI” FACEBOOK GURUBU

16 Haziran 2022 Perşembe

İMECE / Sabahattin Eyüboğlu


İMECE / Sabahattin Eyüboğlu

İmece bütün ocak yıkanlara, umut kıranlara, çamur atanlara, bindikleri dalı baltalayanlara, küf ve kül birikintilerine, vurdumduymazlıklara inat sönmemiş bir çoşkunluğun, küsmemiş bir sevginin iyimser bir belirtisi, ağaç kesmekten çok ağaç dikmesini sevenlere dostça bir seslenişi olarak çıkıyor.

Köy Enstitüleri eğitim ve öğretim ilkelerini bir yandan işe, bir yandan da memleket gerçeklerine, bu arada Anadolu'da Hititler'den beri yaşaya gelmiş verimli bir geleneğe, imeceye dayıyordu. O kadar ki, şimdi düşünüyoruz da, Köy Enstitülerine eğitim imeceleri denseymiş, belki bu kurumların özelliği halka daha iyi anlatılırmış diyoruz. İnsanların, hele yoksulların dağılmaya bereketli topraklarda bile kısırlaşmaya mahkum iş güçlerini birleştirmek, teklerin uzun zamanda, kaygılar, kuşkular içinde, asık yüz ve aç gözle yapacağını, çokluğun birbirini hızlandırıp çoşturan yüzlerce kolu, kafasıyla en kısa zamanda, güvenle türkü söyler gibi yapmak, Köy Enstitülerinin gerçekleştirmek istediği, yer yer, zaman zaman gerçekleştirdiği buydu; bozkırların kaderini değiştirebilecek duruma bununla geldiler; kuruluş yıllarının o görülmedik hızı, dirilten, yeşerten soluğu, dağ delen Ferhatlığı, yaşama ve çalışma sevinci bundan geliyordu.

Nice kültür kurumlarımızın, bilim ve sanat çalışmalarımızın, devrimci çalışmalarımızın çoğu kez bocalamaları, özenti olmakla kalmaları, topraklarımızda bilinçsiz de olsa yaşayan, kendi yağıyla kavrulan toplumsal değerlere bağlanmamalarından, getirdikleri yenilikle gelişmeye elverişli eski köklere aşılanmış olmamalarından ötürüdür. Eskiden Arap'a, Fars'a, bugün Batı'ya çevrik aydınlığımız Anadolu'nun imece ve benzeri köklü geleneklerinden yararlanmamış, bu yüzden de Anadolu bir yanda kalmış, en büyük, en temelli gerçeğimiz, en gür insan kaynağımız olan köy dünyasıyla aramız açıldıkça açılmış. Cumhuriyetin getirdiği aydınlıkla yeni yeni anlamaya başlıyoruz ki, dilimiz, düşüncemiz, bilim ve sanatımız Türk köylüsünü yani milletimizin çoğunluğunu hesaba katmadıkça, ilerlemeye onun geriliğinden başlamadıkça, en rahat köşklerde, en ışıklı bahçelerde bile gelişemez, en güzel çiçekleri de açsalar olgun dolgun meyveler veremez, kendi kendilerine gelin güvey olmakla kalırlar.

Kimi aydınlarımıza göre bunlar laftır: aydınlık baştan gelir; baş olan insanlarsa ister istemez bir azınlıktır; bu azınlığın yükselmesini, pırıl pırıl olmasını sağlamalı; büyük bilginlerimiz, sanat teknik adamlarımız olunca, onların ışığıyla halk da aydınlanıp, kalkınır, yükselir. Bu aydınlara göre örneğin dil sorunumuz, bu gittikçe büyüyen kördüğüm şöyle çözümlenir; Batıdakilere benzer bir dil bilginimiz, bir üstün yazarımız, Shakespeare'e, Goethe'ye, Puşkin'e, Hugo'ya benzer bir ya da bir kaç şairimiz çıkar; halk da onların diline kendi dilini uydurur. Aynı görüş Türkiye'de sporun dünya şampiyonlarıyla, kadınlığın güzellik kraliçeleriyle, meyveciliğin üçer kiloluk bir kaç şeftaliyle, hayvan bakımının yel gibi uçan bir kaç Arap atıyla yükseleceği umuduna götürür.

İmece'yi çıkaranlarsa, Köy Enstitülerini kuranlar gibi, aydınlığın alaca karanlıklarından, seçkinliğin az çok uyanmış çoğunluktan, en yüksek çamın en sık, en geniş ormanda yetişeceğine, milletçe gidilmeyen bir yolda teklerin yaya kalacağına inanıyorlar. Onlara göre bir milletin eğitimi ne yukardan aşağı, ne aşağıdan yukarı değil, toptan ve milletin genel şartlarına göre düşünülmelidir. Aydınlar mı halka inecek, halk mı aydınlara yükselecek gibi kısır tartışmaları bırakıp köyü kentten, başı bedenden, ilkokulu üniversiteden ayırmayan bütün bir görüşle yüzyıllardır birikmiş karanlıkları hep birlikte, imece'yle dağıtmanın yollarını aramalı, bulunmuş yollara dökülmeliyiz. Türkiye, cumhuriyetin kurulduğu günden beri kansız bir devrim içindedir. Bu devrimin amacı mutlu bir azınlık yaratmak değil, yüzyıllarca hakkı yenmiş, karanlıklarda kalmış Türk çoğunluğun çağdaş bir toplum bilincine ererek toptan uyanması, kalkınmasıdır. Bu amaca yaklaştığımız ölçüde, Türk halkının egemenliği de bir dilek olmaktan çıkacaktır. İster istemez bir azınlık olacak aydın yöneticiler, yaratıcı bilim ve sanat adamları uyanan çoğunluğun içinden daha köklü, daha bereketli bir bilinçle yetişecektir.

İmece'nin ikinci ilkesi ve inancı, çağımızda mutluluğa ancak iş ahlakıyla erişilebileceğidir. Kimi aydınlara göre ahlak, bir takım kuralların insanlara zorla, öğütlerle, telkinlerle, güzel ya da korkunç örneklere aşılanarak, ya da insanın kendi kendini yenmesi dinine, büyüklerine, devletinin kanunlarına boyun eğmesiyle varılan kutsal bir değerdir. Bu değer insana soyundan sopundan da gelebilir. Bu görüş eğitime uygulanınca, eğitenin yapacağı iş öğüt, ceza ve mükafat vermekten öteye geçmez. Bu yoldan kimseyi adam edemediğini görünce de hep kendi dışında, kanda, çevrede, zamanda, kitaplarda, sporda, sinemada şurada burada türlü etkenler arar bulur. Oysa ahlak hiç bir kurala sığmayacak ve hiç bir etkene bağlanamayacak kadar karmaşık, değişken, bağlantılı ve insanlar arası bir değerdir. Hele bizim gibi kökten yenileşme, eskisinden çok başka bir dünyaya ayak uydurma durumunda olan bir toplumda, taban tabana karşıt dünya görüşlerinin yan yana, iç içe yaşadıkları, akla karanın, koyunla kurdun zor ayırt edildiği çevrelerdehangi kurallar, hangi ölçülerle ve hangi sözcülerle nasıl benimsetebilirsiniz? Ancak yaşayışın değişmesinden bekleyebilirsiniz ahlakın da değişmesini. Yalnız kadın erkek bir arada çalışanlar, çarşafsız, peçesiz gezmenin bir ahlaksızlık olmadığını akıl erdirebilirler. Ahlak, aynı zorlukları ve sevinçleri bölüşeninsanlar arasında kendileğinden doğan, dayanışmayı kolaylaştıran çarkların, dişlilerin birbirini yıpratmasını, kırmasını önleyen bir düzen olarak düşünülüyor artık çağımızda. Böyle olunca da ahlaklı insanlar yetiştirmenin en kestirme yolu, onları bir iş ortaklığında birleştirmektir. İş ortaklığı kimsenin kimseyi sömürmesine imkan vermemekle bütün ahlaksızlıkların başı olan haksızlığı önler. Bundan başka iş kendileğinden insanı dünyaya, insanlara bağlayan bir değeri ortaya çıkaran er meydanıdır. İşini iyi gören insan ister istemez doğruluktan yanadır. İşten kaçan, işini hor gören, kötü yapan kişilerse her zaman ister istemez bütün ahlaksızlıklara çevriktir.

İş eğitimine inancımız, bu eğitimin yakından gördüğümüz somut ve devce başarılarından başka, okullarda olağan sayılan türlü ahlaksızlıkların Köy Enstitülerinde eğitimcileri şaşırtacak kadar azalmasını görmektende geliyor. On binler arasında görüldüğü ileri sürülmüş ve çoğunun yalan olduğu ortaya konmuş olan sapıklıklar doğru da olsa her topluluğun, hele bunca yoksulluklar içinden gelmiş bir topluluğun vereceği firenin altındadır. Kaldı ki Köy Enstitülü gençlerde ahlaksızlık diye gösterilen özellikler arasında sağlam bir ahlakın temeli sayılabilecek olanları vardır. Büyük bir devlet adamı bir Köy Enstitüsünü gezerken bir işlikte taş yontan on beş yaşlarında bir öğrenciye, söze dayanan eski bir eğitim alışkanlığıyla: Oğlum ne yapıyorsun bakalım? Diye sormuş. Öğrenci yüzüne bakmış ve sadece işine devam etmiş. Bırak taş yontmayı oğlum, demiş devlet adamı: sana ne yaptığını soruyorum, onu söyle. Öğrenci işini bırakmadan: Görüyorsunuz ya, taş yontuyorum, demiş. Ne büyük bir saygısızlık diye anlatmışlardı bunu bana. Oysa bunda biraz kabaca da olsayeni bir saygının, iş saygısının belirtisi görülmeliydi. İş başında ve açık havada öğretimi kötüleyenlerbilim gibi ahlakı da hayatın öetlerinde bir yerde düşünenlere bilerek bilmeyerek katılmış oluyorlar. Yalnız karatahta ve kitap okuluyla Anadolu içlerine imam bile yetiştirilemeyeceğini söyleyen bizleri de ya bilim ya da ahlak adına kötülüyorlar. Üstelik bunu sözde bir yurtseverlik adına da yapıyorlar; işe dökülmeyen kuru sevgileryüzünden bu memleketin çektikleri, kurum kurum kurudukları yetmiyormuş gibi.

Bozkırda yüzbinlerce ağaç dikmiş ve nice sözde bilginlere inat tutturmuş bir Palamar öğretmenimiz vardı bizim. Daha çokları vardı onun gibi; örnek diye veriyorum. Niçin yıllardır ağaç dikmez oldu Palamar öğretmen? Niçin adı sanı bilinmez oldu? O yurdunu lafla değil işle seviyordu da ondan. Bozkırı yeşerten Palamar öğretmeni işinden uzaklaştıran mutsuz, karanlık ve kısır düşünceler arasında işten dolayısiyle hayattan uzaklaşmış eski okul anlayışının payı büyüktür. Bu anlayışı değiştirmenin ne kadar zor olduğunu, neleri de değiştirmeye bağlı olduğunu bilmiyor değiliz. İmece'nin yapılabileceği, insaflı aydınları bu konuda düşünmeye ve iş okulunu bir dergi imkanları içinde geliştirmeye çağırmaktır. Daha somut olarak bu çağrımızı şöyle anlatabiliriz:

  1. Herkes bulunduğu iş alanındaki memleket gerçeklerini aklın ve bilimin ışığıyla, gündelik politikadan, kişisel kaygılardan elinden geldiği kadar sıyrılıp inceleyerek ulaştırsın.

  2. Herkes bulunduğu iş alanında denediği eğitim ve öğretim yeniliğini nedenleri, koşulları ve sonuçlarıyla birlikteyol arkadaşlarına bildirmeyi İmece'den istesin.

  3. Herkes bulunduğu çevrede imece'nin daha sınırlı bir örneğini bir yaprakla da olsa gerçeklştirsin.

1961 - Sabahattin Eyüboğlu

* * * * * * * * * * * * * * * * * 

Kaynak: Sabahattin Eyupoğlu / Köy Enstitüleri Üzerine – Cumhuriyet Gazetesi Kültür Kitapları, Nisan – 1999




15 Haziran 2022 Çarşamba

BİR EĞİTİM DEVRİMCİSİ: İSMAİL HAKKI TONGU; YAŞAMI, ÖĞRETİSİ, EYLEMİ / Engin Tonguç












BİR EĞİTİM DEVRİMCİSİ: İSMAİL HAKKI TONGU; YAŞAMI, ÖĞRETİSİ, EYLEMİ / Engin Tonguç - YENİ KUŞAK KÖY ENSTİTÜLÜLER DERNEĞİ, Hatay/İzmir

Türkiye'nin temel sorununa bakan eğitim devrimcisinin yaşam öyküsünü yazmış Engin Tonguç;...

Kendi alanında bir baş yapıt...

Bir bilim adamı soğukkanlılığı, bir sanatçı yaratıcılığı ile yoğurulmuş bilgiler...

Usta işi bir yapıt çıkmış ortaya; düşün ve yazın alanında pek örneği bulunmayan bir yapıt.

Yazar, büyük eğitimcinin yaşadığı ortama sokuyor okurları; duygu, düşünce dünyasını açıyor onlara; soluk alışlarını, yürek vuruşlarını duyuyor yer yer.

Tonguç'u anlatan değil, yaşatan bir yapıt bu...

Tonguç'un büyüklüğü, enstitülerin bir özgürleşme eylemi olduğu daha iyi anlaşılacak bu kitaptan sonra...

Mehmet Başaran ( Cumhuriyet, 10.07.1997).



12 Haziran 2022 Pazar

Başaran'a Mektup / Sabahattin Eyüboğlu

 BAŞARAN'A MEKTUP

Hasanoğlan Yüksek Köy enstitüsü ruhbilim öğretmeni Yunus Kazım Köni, Reşat Şemsettin Sirer tarafından İlköğretim Genel Müdürlüğü'ne getirilmişti (Tonguç'un yerine). Bakanına yaranmak için elinden geleni yapıyordu o da...

Aşağıdaki mektupta sözü edilen yazısı o türdendi.

Sevgili Başaran, İstanbul                                10/01/1950

Mektubuna teşekkürler. Sık sık ne halde olabileceğini düşünüyorum. Neye yarar deyeceksin. Ben de öyle diyorum. Senin halin köylü hali: İşlerini paylaşmadığımız müddedçe düşünmüşüz kaç para eder.

Umutlar umutlar

Gökdeki bulutlar

Şimdiki umutların üstüne habire kar yağıyor, dayansın altta kalan tohum!

Yunus Kazım Köni sizlere “Bir ütopinin kurbanları diyor, Ulus'ta okudun mu? Yaman söz doğrusu. Bir taşta kaç kuş vuruyor! Hem kurban oluyorsunuz, hem de boşuna... Daha ne istersiniz.

Kar yağıyor kar, kurbanların üstüne.

Karlı yollarına, karına, kafandaki tohumlara selam.

Geçmiş gelecek günlere hasret.

Gözlerinden...

Kaynak: Sabahattin Eyüboğlu / Köy Enstitüleri Üzerine – Cumhuriyet Gazetesi Kültür Kitapları, Nisan - 1999




3 Haziran 2022 Cuma

İsmail Hakkı Tonguç / Mine Karaca


İsmail HakkıTonguç / Mine Karaca

/ Facebook “KÖY ENSTİTÜLÜLERİN ÇOCUKLARI”

Bulgaristan'ın Silistre kentinin Tatar Atmaca köyünde (bugünkü adı Sokol) doğar.

Sekiz kardeşin en büyüğü olduğu için bütün yük omuzlarındadır. Aç karınlarını doyurmak için harman altında sapların arasında tek tek buğday tanelerini toplar. Evde herkes onun yolunu gözlemektedir. Bazen bir avuç, bazen bir tas buğdayla evine döner. Bir avuçla eve döndüğünde, sanki suç işlemiş gibi annesinin gözlerine utancından bakamaz, o gün bir bahane bulur, evden ayrılır. Annesi bir avuç buğdayla çorba yapıp, kardeşlerini doyurana kadar da eve dönmez, aç uyur. Yeter ki kardeşleri 'açım' demesin!..

Baraka gibi bir evde yaşarlardı, evin üstünü bulabildiği tenekelerle kapatabildiği kadar kapatmıştı. Bir sabah kalktığında, yağan yağmur, küçük kardeşinin beşiğini doldurmuştu. O kardeşini kaybetti...

1914'de öğrenimine devam etmek üzere tek başına İstanbul'a geldi. Maarif Nazırı Şükrü bey tarafından parasız yatılı öğrenci olarak Kastamonu Muaallim Mektebine gönderildi.

Sabah olduğunda okulun kahvaltısına kalktı, 'karnımı ilk defa 21 yaşında doyurabildim' dedi.

Birinci Dünya Savaşının zor yılları...Açlık, sefalet...

Önce öğretmenlik yaptı, sonra 1935'de 'İlköğretim Genel Müdürü' oldu...

Çatısı olmayan evde kardeşini kaybetmişti. Onu hiç unutmadı. Sık sık at'a biner, köy okullarını ziyaret ederdi.

Bir gün yağmur yağarken bir köy okuluna gitti, içeri girdi. Kim olduğunu söylemedi. Öğretmen çocukları çatının akmayan yerine toplamış yumak olmuşlardı.

'Eyvah' dedi, 'bu öğretmen, yürekli bir öğretmen ama belli ki köy enstitüsü mezunu değil.'

'Çocuklar' dedi, 'bana bir merdiven bulabilirmisiniz?'

Birisi, 'ben bulurum' dedi. Merdiven geldi, çatıyı bir yağmur damlası akmayacak hale getirdi.

Oradan ayrılırken, öğretmenin cebine kartını bıraktı. Atına bindi, şiddetle yağan yağmura aldırmadan yoluna devam etti.

Öğretmen elini cebine attı, kartı çıkardı, okudu. Şöyle yazıyordu:

'İsmail HakkıTonguç- İlk Öğretim Genel Müdürü'

Kartın arkasındaki yazı da şöyleydi:

'Çatı yeniden yağmur akıtırsa, bana mektupla yazabilirsin.'

İşte bir öğretmen, bir idealist, bir eğitim devrimcisi...Köy Enstitülerinin mimarı...

Çocuklarımızı akıl ve bilimin aydınlık ışığına yönlendiren, onların insana, doğaya, tüm öteki canlılara duyarlı, merhametli, sevgi dolu, özgüvenli, kişilikli, erdemli bireyler olmaları için emek veren, onları yüksek insanlık değerleri ile donatan tüm öğretmenlerimize saygıyla...

Ve bir söz:

"Tarih boyunca Türklerin dünya uygarlığına yaptığı tek özgün kaynak, köy enstitüleridir."

(Prof.Dr. Enver Ziya Karal, Tarihçi)

- - - - - - - - - - - - - - - - - 

https://www.facebook.com/photo/?fbid=765882034416336&set=gm.5109834069052585